24/5/2009 · Kategori: Boks

Roma Arenalarının coşkulu sarhoşluğu, eski Yunan şiirinin benzetmelerden, oyunlardan uzak düpedüzlüğü, çizgi romanlarda unutulan zarif kahramanlık, iğde ağaçlarıyla dolu bir şehrin kokan ferahlığı, Şirazlı eski üstadların leylekli turnalı manzaraları, gerçeküstücü bir ressamın siyah kalem tarzıyla yaptığı 'kirli şehirler' çalışması, söğüt ağacının altında ud çalıp şarap içen ve Tanrısına lafla kafa tutan Acem şairleri, zorlu sınavların korkuttuğu heyecan, renk ustaları, yeni doğan çocuklar, şimdi ölen yaşlılar, mucize olarak gökten somun ekmeği yağmasını bekleyen Somalili düş, yağmalanmamış güzellikler, iklimler ve bozkırın sessizliğini aniden bozan trenlerdeki nefret, evet tüm bunlar 30 Mayıs 2009 tarihinde Helsinki’de Helsinki Arena’da sahnelenecek.
3/3/2009 · Kategori: Felsefe

Grek felsefesinin İslam Dünyasına girişini takip eden ve o zamana kadar bilinmeyen bir özgür araştırma ruhunun eşlik ettiği felsefi uyanışın nihayette, İslam inancının bazı temel akidelerini tehlikeye sokması kaçınılmazdı. Bu özgür araştırma akımını başlatan Mutezile kelamcıları genel olarak bu akımı doğuran Grek akılcılığının şüpheci duruşundan etkilenmediler. Ama onlar arasından Nazzam (ölüm: 845) gibi daha cüretli bazı kişiler kuşkucu düşünce zoruyla tabiatüstüne duydukları ilgiyi temel İslami inançlarından vazgeçmeksizin ya da vahyin doğruluğundan şüphe etmeksizin tabiatçılık yönüne doğru bir adım atmak zorunda kalmışlardır. Gerek Nazzam gerekse Mutezilenin diğer bilgeleri dini şüphecilik saldırılarından hemen hemen tamamen uzak durmuşlardır. Ne var ki, dini akidenin bütününe meydan okuyan ilk kişi, görünüşte gerçek bir felsefi donanımın zoru altında, görülmemiş cüretle, dini şüphecilik konusunda tehlikeli bir yola giren meşhur hür düşünür İbn el-Ravendi (ölüm: 910) idi.
Eğer, Ravendi’nin öğretisi hakkında çok az bir malumatı süzgeçten geçirerek bize ulaştıran hasım kaynaklara itibar edecek olursak bu serbest düşünür, vahyin önemli konularını ve mucizeyi ve bir kaynağa göre de muhtemelen Allah’ın varlığını ve vasıflarının mantıklılığı meselesinde tatmin edici akli bir cevabın olduğunu inkar etmiştir. Daha az düşmanca bir kaynağa göre, el- Ravendi, bütünüyle vahyin lüzumsuz olduğunu ilan etmiştir. Onun insan aklının Allah katından bilgi edinmeye, iyi ve kötüyü temyiz etmeye yeterli olduğunu savunduğu rivayet edilir. Bu yüzden vahiy tamamen gereksizdir ve peygamberlik iddialarının dayandığı söylenen mucizeler de tamamen uydurmadır. İslami görüş açısından en büyük mucize olduğu kabul edilen Kuran’ın edebi mükemmelliği de ona göre olağandır; çünkü elbette bir Arap (Hz Muhammet) diğer bütün Arapları edebi ustalık bakımından geri bırakabilir. Hele anadili Arapça olmayanlar için sözü edilen edebi mucizenin hiçbir önemi olmayacağı açıktır.
Şöhretine ve fiilen Kuran’ı taklit etme ve Hz. Muhammet’i eleştirme noktasına varan fikri cüretine rağmen Ravendi, İslam’ın özgür düşünce tarihinde, bütün İslam tarihinde akideye karşı çıkanların en önemlisi ve şüphesiz X. asırdaki en büyük tıp otoritesi olan çağdaşı ve vatandaşı, İranlı Ebu Bekr Er Razi tarafından gölgede bırakılmıştır. Razi Horasan’ın Rey şehrinde doğdu, bazı kaynaklar onun gençliğinde ud çaldığını, diğer bazıları da felsefe ve tıbba başlamadan önce sarraf olduğunu söyler. Felsefe ve tıpta büyük başarıdan dolayı, daha otuz iki yaşına varmadan doğduğu kentte hastane başkanlığına getirildi ve daha sonra da Bağdat’taki hastanenin hizmetine verildi. Çalışkan ve cömert olması ve bir ara da kimya ile uğraşmasından dolayı Razi’nin ilmi ve felsefi eserleri oldukça geniştir.
Razi’nin yaratıcının ve nefsin ezelliliği meselesi, alemin yaratılmış olup olmadığından ziyade Allah’ın alemi "doğal bir zorunlulukla" mı yoksa "özgür irade" ile mi yaratmış olduğu şeklindeki gerek İslam, gerekse Hıristiyan dünyasında yüzyıllar boyu teolojik ve felsefi eserlerde hayli yankılanacak olan çetin problemdir. Razi’ye göre cevabımız “tabii zaruret” olacaksa, o taktirde mantıklı olarak, alemi zaman içinde yaratmış olan Allah’ın kendisinin de zaman içinde olması gerekir, çünkü tabii bir eser zorunlu olarak failini zaman içinde takip eder. Eğer cevabımız “özgür irade” olursa o zaman hemen bir başka soru ortaya çıkacaktır: Acaba Allah alemi niçin seçtiği vakitte yaratmıştır da başka bir vakitte yaratmamıştır. O halde nerden tutsan çelişki ve mantıksızlık. Razi bağlı bulunduğu akılcı kurallara uygun olarak vahiy kavramlarıyla peygamberlerin Allah’la insan arasında aracılık rollerini bütünüyle red etmiş bulunmaktaydı. Ona göre peygamberlik gereksiz, çünkü Allah’ın verdiği aklın ışığı gerçeği bilmek için yerli idi ya da zararlı idi. Çünkü kendilerine vahiy indiğine inanan milletle, onlar kadar şanslı olmayan milletler arasında hayli savaşlara ve kan dökülmesine sebep olmuştu.. Peygamberliği red ettikleri için ve Filozofları peygamberlerden üstün gördükleri için Razi ve Ravendi hemen herkes tarafından bölücü ve kafir olarak görülmüştür.
9/12/2008 · Kategori: Sinema

Bu gece Jake La Motta, 1964:
"O tezahüratları hatırlıyorum. Kulaklarımdan çınlıyor, onca yıl sonra aklımdalar. Çünkü bir gece pelerinimi çıkarttım ve ne oldu biliyor musunuz, şortumu giymeyi unutmuşum. Bütün düşüşlerimi, kroşelerimi ve direklerimi hatırlıyorum. Uyuşukluğu gidermenin en kötü yolu bu. Biliyorsunuz hayatım hareketliydi, sanırdım ki böyle bir tezahüratı Shekspear’i araştırdığımda alırım.
Bir at, at.. Krallığım atlara göre. Altı aydır maç kazanamamıştım. Olivye değildim, daha iyi olabilirdim. Ben Olivye değildim, ama Sugar Ray’le dövüşseydi,şöyle derdi ‘Bu ring değil, oyun yeri. Bu yüzden bana bir yer verin boğalar orda öfkelensin, böylece orda hiçbir şeyden korkmadan dövüşebilirim.’
İşte eğlence bu, eğlence bu işte…"

Jake La Motta, 1941:
-Seni hayalarından yakaladı Jake, sayı üstünlüğü onda, onu ısır tekmele, elinden gelen her şeyi yap, kimse bakmıyor.
"10. ve son raund La Motta yarı çömelmiş dövüşüyor, sert bir boksöre karşı. Bu adam geri çekilmeyi bilmiyor. La Motta sağıyla açıyor ve ardından sıkı bir sert kroşe atıyor."
La Motta vs Sugar Ray Robinson, Detroit 1943:
"Sugar Ray Robinson ve Jake La Motta Detroit’te ikinci kez ringe çıkıyorlar. Yenilgisiz Sugar Ray’le yenilgisi olan Jake, geçen Ekim ayında Medison Square Garden’daydılar. Stiller arasındaki farkı görebilirsiniz. Hızlı Sugar Ray Robinson ayaklarını kullanıyor. O bir dans ustası. La Motta ise daha ağır çoğunlukla eğilerek dövüşüyor. La Motta sağlı sollu yükleniyor. Sol kroşe çeneye, sağını midesine indirdi. Robinson hemen karşılık vermeye çalıştı ama La Motta onu sürüyor, sağlı sollu vuruyor, sıkı bir sol daha vurdu. Ve Robinson’u ringin dışına attı. Boks hayatında ilk defa hakem Robinson için sayıyor. La Motta maçı kazandı, Sugar Ray’in yenilmezliğine son verdi."
La Motta vs Marcel Cerdan Maçı, Detroit 1949:
"15 raundluk Dünya orta Siklet Şampiyonluğu Maçı, bu köşede çok değerli bir rakip, yılların eskitemediği boksör 79 kilo ağırlığında Bronx Boğası Jake La Motta."-Bitir onun işini, iyice aptallaştı. Onu fena benzettin. Adamı mahvettin, suratını fena benzettin jake, ona bir baksana.
-İşi bitmiş devam edemez.
"Cerdan devam edemiyor. Hakem maçı durduruyor 10. raunda teknik nakavtla kazanan ve yeni Dünya Orta Siklet Boks Şampiyonu Bronx Boğası Jake La Motta."
Detroit 1950 La Motta vs Dauthuille Maçı:
"La Motta, Marcel Cerdan’dan kazandığı şampiyonluğu kaybetmek üzere. Cerdan’ın trajik bir uçak kazasında ölmesinden sonra Lorent Dauthuille şampiyonluğu Fransa’ya götürmeye yemin etmişti ve bu gece yeni orta sıklet boks şampiyonu olabilmesi için 15. raundun bitmesi yeterli olacak. La Motta iplerde feci şekilde dayak yiyor. Dauthuille ona sağlı sollu yumruklar indiriyor, bir sol, çeneye bir sağ.. La Motta birden kurtuldu, meğer rol yapıyormuş. Dauthuille’i dövmeye başladı, Dauthuille ringde sallanmaya başladı sayın seyirciler, maçın gidişatı değişmeye başladı ve şimdi düştü, ..6.7,8,9,10 nakavt oldu ve Jake La Motta son raundun bitimine 13 saniye kala boks tarihinin en kayda değer dövüşlerinden birini yaparak nakavtla kazandı.."
Robinson vs La Motta Maçı:
"13. raunda Rabinson, La Motta’yı fena halde hırpalıyor.La Motta’yı köşeye sıkıştırdı ve orda tutuyor. La Motta son derece zor durumda, bunlar çok net yumruklar, kimse böyle bir dayağa dayanamaz, maç durduruldu, Robinson ringde dolaşıyor."

-Hey Ray, Hey Ray, beni yıkamadın Ray, beni hiç düşüremedin Ray. Duydun mu beni, beni hiç düşüremedin işte bak..
-Baylar ve bayanlar 13. raundun 2 dakika 4. saniyesinde teknik nakavtla kazanan maçın galibi Dünya Orta Sıklet Boks Şampiyonluğu’nun yeni sahibi Sugar Ray Robinson.
Bu gece Jake La Motta, Barbizon Plaza 8.30, 1964:

"Bazıları o kadar şanslı değildir. Tıpkı Rıhtımlar Üstünde Marlon Brando’ya olduğu gibi her seferinde başarıyordum. Kardeşi Charlie’yle arabanın arkasındaki sahneyi hatırlıyor musun, yanında bir sendikacı vardı ve şöyle devam ediyordu, ‘O değildi Charlie, sendin’, Gardner’a soyunma odama gelip ‘evlat bu senin gecen değil’ deyişini hatırlıyor musun, ‘Wilson’a yenileceğiz’, onu hatırlıyor musun, senin gecen değildi, benim gecemdi oysa. O gece Wilson’u parçalayabilirdim, peki ne oldu? O kemeri alıp eğlenmeye gitti. Peki bana ne kaldı, hapishaneye bir gidiş bileti. O geceden sonra işim bitti Charlie, orası uzanabildiğim zirveydi ve sonra düşüş başladı. O sendin Charlie, Sen benim kardeşimdin. Beni biraz olsun kollamalıydın. Bunun yerine para için onlara satmayı tercih ettin, sen beni anlayamıyorsun…
…Onları hakla şampiyon, patron benim, patron benim…”
Ve Farisliler ikinci defa kör adamı çağırttı
ve şöyle dedi "Tanrı’nın önünde gerçeği söyle,
bu adamın günahkar olduğunu biliyoruz”.
“Günahkar olup olmadığını bilmiyorum” dedi yaşlı adam.
"Tek bildiğim şey, bir zamanlar kördüm ama artık görebiliyorum.”
John IX
24/11/2008 · Kategori: Uçaklar

2. Dünya savaşında pek çok cephede savaşan Almanya galip gelmek için üstün teknolojisini kullanarak kıtalar arası balistik füzeler, zamanenin uçaklarından çok daha hızlı ve çevik uçaklar, atmosfere kadar çıkıp oradan Amerika kıtasına ulaşabilecek uçak/uzay aracı karması savaş araçlarını üretmek için canhıraş bir çabaya girmişlerdir, bu projelerin bir kısmında başarıya ulaşmalarına rağmen, bir kısmında ise sadece prototip üretmekle yetinebilmişlerdir. Bir yandan Wernher van Braun gibi bilim adamları balistik füze yapımına yönelirken, Messerschmitt uçak firması da jet motoruyla çalışabilen ve ses hızında uçabilen uçak yapımına yönelmiştir. Hem van Braun hem de Messerschmitt savaşın sonlarına doğru bu arzularına ulaşmışlardır. Wernher van Braun'nun V2 füzeleri Londra’yı vururken, Messerschmitt’in Me 262 modeli uçakları ise müteffik uçaklarına kök söktürmüştür ama ne fayda ki bu savaşın sonlarına doğru gelen bir bahar havasıydı ve geçiciydi. Bir savaş tarihçisinin dediği gibi “Messerschmitt Me 262 jet uçağı Alman saflarına altı ay daha erken girmiş olsaydı kesinlikle savaşın seyrini değiştirecekti.”
Almanların yaptığı ikinci hata ise Messerschmitt Me 262 savaş uçağını avcı uçağı olarak kullanmalarıydı. Rakiplerinden oldukça hızlı olan bu uçaklar bombardıman uçağı olarak kullanılsaydı, sahip oldukları üstün hızlarla düşman uçaklarını ve uçaksavarlarını kolayca aşıp gerekli tahribatı yapabilirlerdi ve savaşın seyrini değiştirebilirlerdi.
Messerschmitt Me 262 sahip olduğu jet motoru zamanının önünde olmasına rağmen kullanılan metal malzemeler bulunduğu ana aitti ve maalesef bu metal bileşenler o yüksek ısıya ve basınca dayanamayıp kolayca aşınıp gidiyordu. Me 262’in en zayıf noktası jet türbinindeki bıçaklarıydı, bu bıçakların yapıldığı metal bileşen yüksek ısı karşısında direncini yitirip motoru yarı yolda bırakabiliyordu.
2. Dünya Savaşının sonunda galip ülkeler, Alman teknolojisini paylarken, Amerikalılar ve Ruslar Messerschmitt Me 262’nin hangarlarda kalan motorlarını ve modellerini kaçırmada rakipsiz davrandılar. Amerikalıların Fighter serisi uçakları; Rusların da Mig serisi uçakları işte bu meşhur Messerschmitt Me 262’den geliştirilmiştir.
Bu arada Amerikalılar, Ruslardan fazla bir iş yapıp kendileriyle V2 balistik füzesinin mucidi Wernher van Braun’u da alıp götürdüler ve yıllar sonra Wernher van Braun’nun yaptığı Apollo roketleri sayesinde Amerikalılar Ay’a insan indirip uzay yarışında Rusların önüne geçmeyi başarmışlardır.
Messerschmitt'in başka bir modeli:

V2 Balistik Füzesi 2. Dünya Savaşının sonlarında İngilizlere zorlu anlar yaşattı, 300 kilometrelik bir mesafeye bile atılabiliyordu:

Yapımcısı Wernher van Braun daha sonra Amerikaya giderek Nasa'da çalıştı ve Ay'a ilk insanlı aracı yollayan Apollo roketlerini de o yaptı.
20/11/2008 · Kategori: Boks

Ringlerin kralı Evander Holyfield 20 Aralık 2008 tarihinde Zürih'te Rus Devi Nikolay Valuev'le WBA Dünya Şampiyonluk maçı için ringe çıkacak. 46 yaşındaki Holyfield kimlerle maç yapmadı ki: Larry Holmes, Foreman, Moorer, Tyson, Bowe, Lennox, Ruiz ve daha niceleri..
Bu büyük ustayı ilerleyen yaşına rağmen ringlere çeken şey para kazanma hırsı değil; boks sanatının programdan ve disiplinden mürekkep dekorunu yaşamak içindir. Cafcaflı toplumlarda insanoğlu tabiat, dostluk ve düzen isteğini haykırmak için her zaman şiir yazmaz, bazen şiiri yaşar da. İşte bu büyük usta yaşadığı boks şiirinin son dizelerini bağlamak için İsviçre/Zürih’te 213cm’lik insan azmanı Rus Devi Nikolay Valuev’i kündeye getirmek için var gücüyle, sanat yasalarının coşkulu bir görsellikle vücut bulduğu boks sporuna filozofik bir estetik katmaya çalışacaktır.
Büyük Usta’nın Tyson’a attığı kroşeleri, direkleri hallen hatırlarım, gözlerimden tütüyor. Ama o zamanlar ustamız böyle yaşlanmamıştı, bu değişen şartlar süratini azaltsa da Büyük Ustanın çeneye vurdu mu nefesleri kökünden; ayakları da yerden kesen kroşeleri hallen mevcut. Bu kroşelerden birkaç tanesini icraata dökerse, kendinden 24 cm daha uzun ve 46 kilo daha ağır Rus Devini cüceler ülkesine göndermesi olası bir ihtimal.
Şairin “ruhum havada yaprağa döndürdü rüzigar beni” dediği bu sonbaharda, Büyük Ustanın beşinci şampiyonluğuna uzanması dileğiyle..

Şeref
7/11/2008 · Kategori: Felsefe

Eski filozoflar ve sair insanlığı iyi ve kötü diye belirgin hatlarla ikiye ayırmış; tarihe ses katmış kültürler ise ne pahasına olursa olsun iyiliğin yapılmasını savunmuş, kötülüğü lanetlemiştir. Peki, bu doğru mudur? İnsanlardan bir kısmı iyi diğer kısmı kötü mü, böyle bir ayırım yapılabilir mi? Ya da yapılan iyiliğin sonucu, hiç kötülük doğurmamış mı? Hepimiz aynı kriterin gözlükleriyle bakmamıza rağmen neden senin iyi dediğine ben kötü diyebiliyorum? Bir kimse hem iyi hem de kötü olabiliyorsa, “iyilerin ve kötülerin savaşında, iyiler galip gelecektir.” Sözünün bir espirisi kalıyor mu? Kime ve neye göre iyi? Öyleyse, iyi ve kötüyü; iyilik ve kötülük kavramlarını bu dar ve korkutucu kalıplardan kurtarmaya ve sislerini dağıtmaya çalışalım.
İnsanın önellenmiş iyi tarafı olduğu gibi kötü tarafı da var. Hangisi çok, maalesef bunu ölçebilen bir alet yok. Öyleyse kötülüğün ve iyiliğin oluşumunu, bireyin vicdan pusulasının ibresini nelerin etkilediğine bir göz atalım: Atalardan miras kalan genler(hani babasının sinirini olduğu gibi taşıyıp da her seferinde parlayıp ıskalayan adamın hikayesi geldi aklıma)’in zoraki dizginleri. Toplumsal aklın bireye biçtiği gömlek, bu gömleğin darlığı; bolluğu. İklimlerin huylarda yaptığı fenalıklar, toplumdaki çarpıklıkların dayanılmaz tepkisi. Bastırılmış arzusundan muzdarip yılgın insancıklar, bu insancıkların zamana ve kişiye göre sürekli değişen kişiliği, evet bunlar hür irade namına bireyde özel bırakmadığı gibi pusulanın iğnesini kirli toplumdan yalnızlığa; huzursuzluktan kavgaya, oradan da insan ruhunun türlü iklimlerine çevirip durur. Bu döngü içinde iyiliğinle kötülüğünle, yarısı boş bardak gibisin. Toplumların değer yargısının zaaflarında iyi ya da kötü kavramlarıyla anılırsın.
Mutlak iyi var mı? İnsanlar iyi olmada ya da daha az günahsız olmada birbirinden milyonda birlik farklarla ayrılabilirken, belki de ayrılamazken; en iyi ile en kötü arasında çok az bir fark varken belki de yokken, adamın biri hem iyi hem de kötü vasıflarına sahipken ve ona, sen iyi; öteki kötü derken, sanki iyiler ile kötüler arasında bir uçurum farkı varmış gibi sunmak, olayı siyah ve beyaz ayırımı kadar derinleştirmek ne saçma. O yüzden “iyilerin ve kötülerin savaşında, iyiler galip gelecektir” sözü çok masalsı kalıyor, sanki iyilerin dünyasında kötülük yokmuş ya da kötülerin dünyasında iyilik. Oysa aynı kader hamuruyla yoğrulmuş bu insan yığınları, an ve olay karşısında aynı tepkinin refleksini takınırlar.
Hem toplumların iyi ve kötü olma kriterleri de çok zırvaca: Onunla aynı ibadeti paylaşıyorsan iyisin, içiyorsan kötüsün ya da içmiyorsan kötüsün. “Eşin kapalı mı”, “giyimi nasıl”, “sakallı mısın”, “nelerden hoşlanırsın”, “sevdiğin yazarlar kimler”, “adaletli misin”, evet tüm bunlar turnusol kağıdı gibi seni bir saftan diğerine atıp durur. Kimi seni iyilik meleği; kimi de şeytana dost, yoldan çıkmış bir çılgın olarak görür. Savaşı kaybetmişsen Hitler gibi kötüsün; eğer kazanmışsan Churchill gibi iyisin, tarih ve toplum seni iyi yazacak. Bu yüzden toplumlar, eşini ve çocuğunu çölde terk etmiş adama iyi derken; zihinsel özürlü evladına çare bulamayıp önce kendini sonra çocuğunu vuran babaya kötü der. Ve bu yüzden kolay olmuyor bir büyük ezberi bozmak.
Şeref
21/10/2008 · Kategori: Felsefe

Varlığın sırrını açıklamak için insanlığa rüzgar veren; insanlıktan rüzgar alan görüşleri:
Teizm:
Ateizmin zıddıdır. Türkçe karşılığı tanrıcılıktır, Tanrı düşüncesi üzerine kuruludur. Evreni yaratan ve yöneten , vahiy yoluyla insanlara buyruklar veren bir Tanrının varlığını kabul eder. Peygamberlere ve Kutsal kitaplara inanırlar. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudilere teist diyebiliriz. Teistler, Tanrının varlığını, var olması ile açıklar. Tanrı’nın her bakımdan kusursuz olduğunu ifade eder. Var olan her şey mantıken onu yaratan bir varlığa muhtaçtır, evren zaman içinde meydana geldiğine göre onu meydana getiren varlık Tanrı’dır. Ancak teistler kendi aralarında homojen değildirler. Tanrı görüşü ve öte dünya hakkındaki yorumları arasında farklılık olabilir. Teistlere göre Tanrı zamandan bağımsızdır ve başlangıç ile bitişi aynı anda görür.
Deizm:
Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin ilahi olduğunu kabul etmez, dinlerin insan yapısı olduğunu savunur. Deistlerin kitabı, peygamberi yoktur. Sadece Tanrısı vardır ve Tanrı da bir din göndermez. Öte dünya olsa bile dinlerin bahsettiği gibi değildir. Bir cennet varsa bile Kutsal Kitaplarda anlatıldığı gibi değildir. Deistlerin Tanrı tanımı kişiseldir, her deistin farklı bir görüşü olabildiği gibi Tanrı’nın ne türlü vasıflara sahip olduğunu pek sorgulamaz, tıpkı Müslümanların Allah’ın nasıl var olduğunu sorgulamadığı gibi.
Panteizm:
Panteizm ya da Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür. Panteizm'de, her şey Tanrı’nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.
Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.
Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Panteizm'de Tanrı evrenin içindedir. Evrene hakim, evrenin dışında bir tanrı inancı yoktur.
Agnostisizm :
Tanrı'nın ne var olduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler. Fakat agnostisizmin "deist agnostisizm" ve "ateist agnostisizm" olarak ikiye ayrılabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre, deist agnostikler Tanrı'ya inanmak için yeterince kanıt olmadığını kabul etmekle beraber yine de Tanrı'ya inanmayı tercih ederken, ateist agnostikler Tanrı'ya inanmamayı seçer. Bu şekliyle ateist agnostisizm "zayıf" ateizm haline dönüşmektedir.
Kökeni eski Yunan'daki Sofistlere kadar uzanan agnostisizm kelime olarak eski Yunanca'daki agnostos, yani "bilinemez olan" kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. "Bilinmezcilik" olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur.
Ateizm:
Ateizm, Tanrı inancının reddidir. Tanrı fikrine dayalı "Teist" dünya görüşünü kabul etmemek demektir. Yani "Tanrı'ya inanmamak", ya da "Tanrı inancının yokluğu" anlamına geldiği söylenebilir. Ateizmin "negatif ateizm" ( ya da "zayıf ateizm") ve "pozitif ateizm" (ya da "güçlü ateizm") olarak iki çeşidi vardır. Negatif ateizm, Tanrı'nın var olmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, var olduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı'yı reddeder.
Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın var olmasını mümkün görmez. Bunu, Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürt olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar.
Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına "Var olabilir, fakat varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem"şeklinde yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın var olması mümkün değildir" şeklindedir.
15/10/2008 · Kategori: edebiyat

Dicle’nin kıyısına gelmek güneşin doğum anındaki tılsımlı cümbüşü yaşamaktır benim için, tabiatın binlerce inceleyicisinin muzdarip olduğu sonsuz ve manasız isteklerin içinde kaybolmaktır. Saf yeşili, parıldayan maviyi, güneşin ince süzgecinden elenen sarıyı ve tüm lezzetleri bir şarap kadehine sığdırmaktır.
-Nasıl bir okul burası? Öğretmensiz bir sınıf.
-Çocuklar, size öğretmenlik yapabilir miyim?
-İnsan kalbi, en güçlü kastır, her gün tonlarca kan basar, en mükemmel pompadır, yıllarca yorulmaz, gemilerin omurgası gibi. Bu haliyle insan kalbini sedir ağacına benzetebiliriz. Hem gözü olduğu da yalan, kalbin gözü mü olur?
-Özgür irade ve kader anlayışı bir arada olur mu? Hem iraden özgür olacak hem de her şey önceden planlanmış olacak, ilginç! Din adamlarının kaçındığı bir konu olmalı bu. Hayıt ağacı iki köklüdür derler, tuba ağacı da yüzyıllık yol kaplar. Genç kızların gül dudaklarında derlenen sevgi sözcüklerini yüzyıllık yola yeğleyen kişi haklı mıdır “Tanrı kötülüğü durdurmak istiyor da gücü mü yetmiyor, o zaman her şeye gücü yeten değil. Gücü yetiyor da durdurmak mı istemiyor, o zaman kötü niyetli. Hem gücü yetiyor hem de durdurmak mı istiyor, o zaman kötülük nerden çıktı? Hem gücü yetmiyor hem de durdurmak istemiyor mu, o zaman ona neden Tanrı deniyor?” demeye. Kalp kası yıllarca yorulmaz, size ömür boyu garanti verebilirim.
Göğsünüzdeki kocaman boşluğu nasıl doldurabilirsiniz?
“Öğütlerle canımdan bezdirdi beni vaiz,
Bıkmışım camiden medreseden iyicene”
diyen adam bu boşluğu doldurabilir mi ya da doğmuş olmaktan intikam alabilir mi? Sizce Hallac, şeytanın kan dökücü insana secde etmeyerek haklı olduğunu söyleyip, doğmuş olmaktan intikam alabilmiş midir, nihayetinde derisi yüzülerek, bağırsakları çıkartılarak ödeme yapmıştı. Ölümle olan bu coşkulu orgazm sırf göğsünde kalb atışı gibi durmadan vuran boşluğu doldurmaya yetebilmiş midir? Tasavvuf ehlini anlayamıyorum doğrusu, hem Tanrısının bağışlayıcı enginliğine sığınır, hem düzeninin rahmetsizliğine kafa tutar.
Dünyanın en lirik kilimini biliyor musunuz, Gabbeh isminde. Onun renklerine hayatın sırlarını dokurlar:
"Nasıl bir okul burası?
Öğretmensiz bir sınıf.
Söyleyin bakalım bu hangi renk
-Kırmızı.
-Gelinciğin rengi.
Şimdi söyleyin bakalım bu hangi renk?
-Sarı.
-Buğday tarlasının sarısı.
Ya bu?
-Mavi.
-Gökyüzünün mavisi.
Ya bu?
-Mavi.
-Denizlerin parlayan mavisi.
Ya bu?
-Sarı.
-Dünyayı aydınlatan Güneş’in sarısı. Bitkileri yeşillendiren, suyu mavileştiren Güneş’in sarısı.
-Yeşil.
-Saf yeşil.
-Sarı ve kırmızı güneşte bir arada."
Onları görüyorum, beş yaşındaki zihinsel özürlü çocuğunu doktor doktor dolaştırıp çaresini bulamayınca, önce çocuğunu; sonra kendini öldüren babayı ve çocuğunu görüyorum. Şu erguvan renkli kadehin içindeler, herkes orda, en önde derisi yüzülen Hallac, ardında baba ve çocuğu, kara çalınan kız, barsak kanserinin acısına dayanamayıp intihar eden amcam, felcin acısıyla inleye inleye ölen babam ve en arkada ölüm meleği, el ele tutuşup tek sıra dans ediyorlar. Ağır ağır ilerleyerek bilinmeze doğru gidiyorlar, yedi melek borazan çalıyor. Göğü bir sessizlik kaplıyor. Gelincik, saf yeşil, buğday tarlası ve nehir kanla doluyor. Hayatın oyundan uzak düpedüz renklerine kan doluyor. Bu yolculukta onlara eşlik edemiyorum, çok üzgünüm, akşam nereye gideceğim, yarın yine ders mi var, kalbim henüz buralardan gitmeye hazır değil.
Şeref

« Önceki :: Sonraki »