• Arkadaşlarım

İlk Jet Motorlu Uçak: Messerschmitt Me 262; İlk Balistik Füze: V2

24/11/2008 · Kategori: Uçaklar

  

 
      2. Dünya savaşında pek çok cephede savaşan Almanya galip gelmek için üstün teknolojisini  kullanarak  kıtalar arası balistik  füzeler, zamanenin uçaklarından çok daha  hızlı ve çevik uçaklar, atmosfere kadar çıkıp oradan Amerika kıtasına ulaşabilecek uçak/uzay aracı karması savaş araçlarını üretmek için canhıraş bir çabaya girmişlerdir, bu projelerin bir kısmında başarıya ulaşmalarına rağmen, bir kısmında ise sadece prototip üretmekle yetinebilmişlerdir. Bir yandan Wernher van Braun gibi bilim adamları
   balistik füze yapımına yönelirken, Messerschmitt uçak firması da jet motoruyla çalışabilen ve ses hızında uçabilen uçak yapımına yönelmiştir. Hem van Braun hem de Messerschmitt savaşın sonlarına doğru bu arzularına ulaşmışlardır. Wernher van Braun'nun V2 füzeleri Londra’yı vururken, Messerschmitt’in Me 262 modeli uçakları ise müteffik uçaklarına kök söktürmüştür ama  ne fayda ki bu savaşın sonlarına doğru gelen bir bahar havasıydı ve geçiciydi. Bir savaş tarihçisinin dediği gibi “Messerschmitt Me 262 jet uçağı Alman saflarına altı ay daha erken girmiş olsaydı kesinlikle savaşın seyrini değiştirecekti.”

       Almanların yaptığı ikinci hata ise Messerschmitt Me 262 savaş uçağını avcı uçağı olarak kullanmalarıydı. Rakiplerinden oldukça hızlı olan bu uçaklar bombardıman uçağı olarak kullanılsaydı, sahip oldukları üstün hızlarla düşman uçaklarını ve uçaksavarlarını kolayca aşıp gerekli tahribatı yapabilirlerdi ve savaşın seyrini değiştirebilirlerdi.

       Messerschmitt Me 262 sahip olduğu jet motoru zamanının önünde olmasına rağmen kullanılan metal malzemeler bulunduğu ana aitti ve maalesef bu metal bileşenler o yüksek ısıya ve basınca dayanamayıp kolayca aşınıp gidiyordu. Me 262’in en zayıf noktası jet türbinindeki bıçaklarıydı, bu bıçakların yapıldığı metal bileşen yüksek ısı karşısında direncini yitirip motoru yarı yolda bırakabiliyordu.

         2. Dünya Savaşının sonunda galip ülkeler, Alman teknolojisini paylarken, Amerikalılar ve Ruslar Messerschmitt Me 262’nin hangarlarda kalan motorlarını ve modellerini kaçırmada rakipsiz davrandılar. Amerikalıların Fighter serisi uçakları; Rusların da Mig serisi uçakları işte bu meşhur Messerschmitt Me 262’den geliştirilmiştir.

        Bu arada Amerikalılar, Ruslardan fazla bir iş yapıp kendileriyle V2 balistik füzesinin mucidi Wernher van Braun’u da alıp götürdüler ve yıllar sonra Wernher van Braun’nun yaptığı Apollo roketleri sayesinde Amerikalılar Ay’a insan indirip uzay yarışında Rusların önüne geçmeyi başarmışlardır.

Messerschmitt'in başka bir modeli:

 


V2 Balistik Füzesi 2. Dünya Savaşının sonlarında İngilizlere zorlu anlar yaşattı, 300 kilometrelik bir mesafeye  bile atılabiliyordu:


Yapımcısı Wernher van Braun daha sonra Amerikaya giderek Nasa'da çalıştı ve Ay'a ilk insanlı aracı yollayan Apollo roketlerini de o yaptı.

 

Krala Veda: Evander Holyfield&Nikolay Valuev Maçı

20/11/2008 · Kategori: Boks

                   
                  
    
      
Ringlerin kralı Evander Holyfield 20 Aralık 2008 tarihinde Zürih'te Rus Devi Nikolay Valuev'le WBA Dünya Şampiyonluk maçı için ringe çıkacak. 46 yaşındaki Holyfield kimlerle maç yapmadı ki: Larry Holmes, Foreman, Moorer, Tyson, Bowe, Lennox, Ruiz ve daha niceleri..

       Bu büyük ustayı ilerleyen yaşına rağmen ringlere çeken şey para kazanma hırsı değil; boks sanatının programdan ve disiplinden mürekkep dekorunu yaşamak içindir. Cafcaflı toplumlarda insanoğlu tabiat, dostluk ve düzen isteğini haykırmak için her zaman şiir yazmaz, bazen şiiri yaşar da. İşte bu büyük usta yaşadığı boks şiirinin son dizelerini bağlamak için İsviçre/Zürih’te 213cm’lik insan azmanı Rus Devi Nikolay Valuev’i kündeye getirmek için var gücüyle, sanat yasalarının coşkulu bir görsellikle vücut bulduğu boks sporuna filozofik bir estetik katmaya çalışacaktır.

      Büyük Usta’nın Tyson’a attığı kroşeleri, direkleri hallen hatırlarım, gözlerimden tütüyor. Ama o zamanlar ustamız böyle yaşlanmamıştı, bu değişen şartlar süratini azaltsa da Büyük Ustanın çeneye vurdu mu nefesleri kökünden; ayakları da yerden kesen kroşeleri hallen mevcut. Bu kroşelerden birkaç tanesini icraata dökerse, kendinden 24 cm daha uzun ve 46 kilo daha ağır Rus Devini cüceler ülkesine göndermesi olası bir ihtimal.

      Şairin “ruhum havada yaprağa döndürdü rüzigar beni” dediği bu sonbaharda, Büyük Ustanın beşinci şampiyonluğuna uzanması dileğiyle..

 

Şeref

 

İnsanlık Tarihinin Hatırı Sayılır Yalanı: İyiler Ve Kötüler

7/11/2008 · Kategori: Felsefe

                       
       
Eski filozoflar ve sair insanlığı iyi ve kötü diye belirgin hatlarla ikiye ayırmış; tarihe ses katmış kültürler ise ne pahasına olursa olsun iyiliğin yapılmasını savunmuş, kötülüğü lanetlemiştir. Peki, bu doğru mudur? İnsanlardan bir kısmı iyi diğer kısmı kötü mü, böyle bir ayırım yapılabilir mi? Ya da yapılan iyiliğin sonucu, hiç kötülük doğurmamış mı? Hepimiz aynı kriterin gözlükleriyle bakmamıza rağmen neden senin iyi dediğine ben kötü diyebiliyorum? Bir kimse hem iyi hem de kötü olabiliyorsa, “iyilerin ve kötülerin savaşında, iyiler galip gelecektir.” Sözünün bir espirisi kalıyor mu? Kime ve neye göre iyi? Öyleyse, iyi ve kötüyü; iyilik ve kötülük kavramlarını bu dar ve korkutucu kalıplardan kurtarmaya ve sislerini dağıtmaya çalışalım.

        İnsanın önellenmiş iyi tarafı olduğu gibi kötü tarafı da var. Hangisi çok, maalesef bunu ölçebilen bir alet yok. Öyleyse kötülüğün ve iyiliğin oluşumunu, bireyin vicdan pusulasının ibresini nelerin etkilediğine bir göz atalım: Atalardan miras kalan genler(hani babasının sinirini olduğu gibi taşıyıp da her seferinde parlayıp ıskalayan adamın hikayesi geldi aklıma)’in zoraki dizginleri. Toplumsal aklın bireye biçtiği gömlek, bu gömleğin darlığı; bolluğu. İklimlerin huylarda yaptığı fenalıklar, toplumdaki çarpıklıkların dayanılmaz tepkisi. Bastırılmış arzusundan muzdarip yılgın insancıklar, bu insancıkların zamana ve kişiye göre sürekli değişen kişiliği, evet bunlar hür irade namına bireyde özel bırakmadığı gibi pusulanın iğnesini kirli toplumdan yalnızlığa; huzursuzluktan kavgaya, oradan da insan ruhunun türlü iklimlerine çevirip durur. Bu döngü içinde iyiliğinle kötülüğünle, yarısı boş bardak gibisin. Toplumların değer yargısının zaaflarında iyi ya da kötü kavramlarıyla anılırsın.

        Mutlak iyi var mı? İnsanlar iyi olmada ya da daha az günahsız olmada birbirinden milyonda birlik farklarla ayrılabilirken, belki de ayrılamazken; en iyi ile en kötü arasında çok az bir fark varken belki de yokken, adamın biri hem iyi hem de kötü vasıflarına sahipken ve ona, sen iyi; öteki kötü derken, sanki iyiler ile kötüler arasında bir uçurum farkı varmış gibi sunmak, olayı siyah ve beyaz ayırımı kadar derinleştirmek ne saçma. O yüzden  “iyilerin ve kötülerin savaşında, iyiler galip gelecektir” sözü çok masalsı kalıyor, sanki iyilerin dünyasında kötülük yokmuş ya da kötülerin dünyasında iyilik. Oysa aynı kader hamuruyla yoğrulmuş bu insan yığınları, an ve olay karşısında aynı tepkinin refleksini takınırlar.

       Hem toplumların iyi ve kötü olma kriterleri de çok zırvaca: Onunla aynı ibadeti paylaşıyorsan iyisin, içiyorsan kötüsün ya da içmiyorsan kötüsün. “Eşin kapalı mı”, “giyimi nasıl”, “sakallı mısın”, “nelerden hoşlanırsın”, “sevdiğin yazarlar kimler”, “adaletli misin”, evet tüm bunlar turnusol kağıdı gibi seni bir saftan diğerine atıp durur. Kimi seni iyilik meleği; kimi de şeytana dost, yoldan çıkmış bir çılgın olarak görür. Savaşı kaybetmişsen Hitler gibi kötüsün; eğer kazanmışsan Churchill gibi iyisin, tarih ve toplum seni iyi yazacak. Bu yüzden toplumlar, eşini ve çocuğunu çölde terk etmiş adama iyi derken; zihinsel özürlü evladına çare bulamayıp önce kendini sonra çocuğunu vuran babaya kötü der. Ve bu yüzden kolay olmuyor bir büyük ezberi bozmak.


Şeref    

 

 

Görüşler: Teizm, Deizm, Panteizm, Agnostisizm, Ateizm

21/10/2008 · Kategori: Felsefe


     

Varlığın sırrını açıklamak için insanlığa rüzgar veren; insanlıktan rüzgar alan  görüşleri:


Teizm:
     Ateizmin zıddıdır. Türkçe karşılığı tanrıcılıktır, Tanrı düşüncesi üzerine kuruludur. Evreni yaratan ve yöneten , vahiy yoluyla insanlara  buyruklar veren bir Tanrının varlığını kabul eder. Peygamberlere ve Kutsal kitaplara inanırlar. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudilere teist diyebiliriz. Teistler, Tanrının varlığını, var olması ile açıklar. Tanrı’nın her bakımdan kusursuz olduğunu ifade eder. Var olan her şey mantıken onu yaratan bir varlığa muhtaçtır, evren zaman içinde meydana geldiğine göre onu meydana getiren varlık Tanrı’dır. Ancak teistler kendi aralarında homojen değildirler. Tanrı görüşü ve öte dünya hakkındaki yorumları arasında farklılık olabilir. Teistlere göre Tanrı zamandan bağımsızdır ve başlangıç ile bitişi aynı anda görür.

Deizm:
     Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin ilahi olduğunu kabul etmez, dinlerin insan yapısı olduğunu savunur. Deistlerin kitabı, peygamberi yoktur. Sadece Tanrısı vardır ve Tanrı da bir din göndermez. Öte dünya olsa bile dinlerin bahsettiği gibi değildir. Bir cennet varsa bile Kutsal Kitaplarda anlatıldığı gibi değildir. Deistlerin Tanrı tanımı kişiseldir, her deistin farklı bir görüşü olabildiği gibi Tanrı’nın ne türlü vasıflara sahip olduğunu pek sorgulamaz, tıpkı Müslümanların Allah’ın nasıl var olduğunu sorgulamadığı gibi.

Panteizm:
      Panteizm ya da Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür. Panteizm'de,  her şey Tanrı’nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır.
Tek Tanrı’lı Dinlerdeki Tanrı-Alem ayrılığı, Yaratan-Yaratılan diye bir ikilem, Panteizmde yoktur. Doğayla Tanrı bir ve aynı şeydir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin tümüdür. Evrende görülen şeylerden gayri bir Tanrı yoktur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evrendeki mevcut canlı cansız her şeyin bütünlüğü Tanrı’dır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, hem makro kozmosta (evrende), hem de mikro kozmosta (insanda) bulunur.
      Panteizm, Arapça’da karşılığı “Vücudiyye” sözcüğüdür. Tanrı anlayışı olarak “her şeyi Tanrı tanımak, varlığı, ancak ona vermek” olarak özetlenebilir. Bunu, “sonsuzluk, sonsuz olan varlık; Tanrı, tabiat” olarak tarif edenler de olmuştur. Bu, Vahdet-i Vücut, yani varlığın değil, Vahdet-i Mevcut, yani fiziki evrenin, tabiatın birliği inancına varır ve tabiatın Tanrı oluşuna, tabiattan başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır. Panteizm'de Tanrı evrenin  içindedir. Evrene hakim, evrenin dışında bir tanrı inancı yoktur.

Agnostisizm :
     Tanrı'nın ne var olduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler. Fakat agnostisizmin "deist agnostisizm" ve "ateist agnostisizm" olarak ikiye ayrılabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre, deist agnostikler Tanrı'ya inanmak için yeterince kanıt olmadığını kabul etmekle beraber yine de Tanrı'ya inanmayı tercih ederken, ateist agnostikler Tanrı'ya inanmamayı seçer. Bu şekliyle ateist agnostisizm "zayıf" ateizm haline dönüşmektedir.

    Kökeni eski Yunan'daki Sofistlere kadar uzanan agnostisizm kelime olarak eski Yunanca'daki agnostos, yani "bilinemez olan" kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. "Bilinmezcilik" olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur.

  Ateizm:
     Ateizm, Tanrı inancının reddidir. Tanrı fikrine dayalı "Teist" dünya görüşünü kabul etmemek demektir. Yani "Tanrı'ya inanmamak", ya da "Tanrı inancının yokluğu" anlamına geldiği söylenebilir. Ateizmin "negatif ateizm" ( ya da "zayıf ateizm") ve "pozitif ateizm" (ya da "güçlü ateizm") olarak iki çeşidi vardır. Negatif ateizm, Tanrı'nın var olmasını prensip olarak mümkün görmekle beraber, var olduğuna dair hiçbir gerekçe bulunmadığı gerekçesiyle Tanrı'yı reddeder.
     Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın var olmasını mümkün görmez. Bunu, Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürt olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar.
Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına "Var olabilir, fakat varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem"
şeklinde yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın var olması mümkün değildir" şeklindedir.

 

Tılsımlı Nehir

15/10/2008 · Kategori: edebiyat




   
Dicle’nin kıyısına gelmek güneşin doğum anındaki tılsımlı cümbüşü yaşamaktır benim için, tabiatın binlerce inceleyicisinin muzdarip olduğu sonsuz ve manasız isteklerin içinde kaybolmaktır. Saf yeşili, parıldayan maviyi,  güneşin ince süzgecinden elenen sarıyı ve tüm lezzetleri bir şarap kadehine sığdırmaktır.

  -Nasıl bir okul burası? Öğretmensiz bir sınıf.

  -Çocuklar, size öğretmenlik yapabilir miyim?

  -İnsan kalbi, en güçlü kastır, her gün tonlarca kan basar, en mükemmel pompadır, yıllarca yorulmaz, gemilerin omurgası gibi. Bu haliyle insan kalbini sedir ağacına benzetebiliriz. Hem gözü olduğu da yalan, kalbin gözü mü olur?

   -Özgür irade ve kader anlayışı bir arada olur mu? Hem iraden özgür olacak hem de her şey önceden planlanmış olacak, ilginç! Din adamlarının kaçındığı bir konu olmalı bu. Hayıt ağacı iki köklüdür derler, tuba ağacı da yüzyıllık yol kaplar. Genç kızların gül dudaklarında derlenen sevgi sözcüklerini yüzyıllık yola yeğleyen kişi haklı mıdır “Tanrı kötülüğü durdurmak istiyor da gücü mü yetmiyor, o zaman her şeye gücü yeten değil. Gücü yetiyor da durdurmak mı istemiyor, o zaman kötü niyetli. Hem gücü yetiyor hem de durdurmak mı istiyor, o zaman kötülük nerden çıktı? Hem gücü yetmiyor hem de durdurmak istemiyor mu, o zaman ona neden Tanrı deniyor?” demeye. Kalp kası yıllarca yorulmaz, size ömür boyu garanti verebilirim.

    Göğsünüzdeki kocaman boşluğu nasıl doldurabilirsiniz?

  “Öğütlerle canımdan bezdirdi beni vaiz,
    Bıkmışım camiden medreseden iyicene” 
diyen adam bu boşluğu doldurabilir mi ya da doğmuş olmaktan intikam alabilir mi? Sizce Hallac, şeytanın kan dökücü insana secde etmeyerek haklı olduğunu söyleyip, doğmuş olmaktan intikam alabilmiş midir, nihayetinde derisi yüzülerek, bağırsakları çıkartılarak ödeme yapmıştı. Ölümle olan bu coşkulu orgazm  sırf göğsünde kalb atışı gibi durmadan vuran boşluğu doldurmaya yetebilmiş midir? Tasavvuf ehlini anlayamıyorum doğrusu, hem Tanrısının bağışlayıcı enginliğine sığınır, hem düzeninin rahmetsizliğine kafa tutar.

   Dünyanın en lirik kilimini biliyor musunuz, Gabbeh isminde. Onun renklerine hayatın sırlarını dokurlar:

   "Nasıl bir okul burası?

   Öğretmensiz bir sınıf.

   Söyleyin bakalım bu hangi renk

  -Kırmızı.

  -Gelinciğin rengi.

  Şimdi söyleyin bakalım bu hangi renk?

  -Sarı.

  -Buğday tarlasının sarısı.

  Ya bu?

  -Mavi.

  -Gökyüzünün mavisi.

  Ya bu?

  -Mavi.

  -Denizlerin parlayan mavisi.

  Ya bu?

  -Sarı.

  -Dünyayı aydınlatan Güneş’in sarısı. Bitkileri yeşillendiren, suyu mavileştiren Güneş’in sarısı.

  -Yeşil.

  -Saf yeşil.

  -Sarı ve kırmızı güneşte bir arada."

    Onları görüyorum, beş yaşındaki zihinsel özürlü çocuğunu doktor doktor dolaştırıp çaresini bulamayınca, önce çocuğunu; sonra kendini öldüren babayı ve çocuğunu görüyorum. Şu erguvan renkli kadehin içindeler, herkes orda, en önde derisi yüzülen Hallac, ardında baba ve çocuğu, kara çalınan kız, barsak kanserinin acısına dayanamayıp intihar eden amcam, felcin acısıyla inleye inleye ölen babam ve en arkada ölüm meleği, el ele tutuşup tek sıra dans ediyorlar. Ağır ağır ilerleyerek bilinmeze doğru gidiyorlar, yedi melek borazan çalıyor. Göğü bir sessizlik kaplıyor. Gelincik, saf yeşil, buğday tarlası ve nehir kanla doluyor. Hayatın oyundan uzak düpedüz renklerine kan doluyor. Bu yolculukta onlara eşlik edemiyorum, çok üzgünüm, akşam nereye gideceğim, yarın yine ders mi var, kalbim henüz buralardan gitmeye hazır değil.

 Şeref



Hafız'ın Divan Edebiyatına Etkisi

13/9/2008 · Kategori: edebiyat

                  

 

    14. yüzyılda İran’da yetişen bu en sayılı gazel ustası, çağdaşı olan Dante’yle kıyaslanınca Profesör  Browne’nın deyimiyle “Dante kendi felsefesine bağlıdır, kainatı, asrın görgüsüne uyarak görür. Hafız’ın görüşü ise daha derin ve geniştir. Onun görüşü, kendinden sonraki asırların fikir vadilerine kadar nüfus eder.”  Diyerek Dante’yi yöresel;Hafız’ı da evrensel bir şair olarak takdim eder.. Acaba doğru mudur, fikirlerindeki derinlik, edasındaki rintlik bakımından kendinden sonraki asırları etkilemiş midir, elbette. Bunu Geothe’den Nedim’e, Şeyhi’den Ahmet Paşa’ya kadar pek çok şiir ve düşün ustasında beliren izlerinde görebiliriz. Hafız  şiirlerinde dokuduğu tabiat inceleyicisi his ve edasındaki rintlik bakımından tüm dünyanın en lirik şairlerinden biri sayılmıştır.  

    Hafız’ın Divan edebiyatına etkisi pek güçlü ve süreklidir hatta taklit denilecek kadar açıktır, İlk etkilediği Divan şairi Şeyhi’dir,

Hafız.

Cuz astan-ı tuem der cihan penahi nist

Ser-i mera becuz inder hevalegahi nist

İnan-keşide rov ey padşah-ı kişver-i husn

Ki nist ber ser-i rahi ki dadhani nist

Zemane ger bizened ateşem behırmen-i ömr

Bigu bisüz ki bermen beberk kahi nist”

 

Şeyhi.

“Kapundan özge bulunmadı çün penah bana

 Uş ışiğün tozıdur yine secdegah bana

 Nazar fakire kıl ey padişah-ı hüsn-ü cemal

 Ki rahmetin günidır saye-i ilah bana

 Din imdi dane-i hüsnün ki ömr hırmenini

 Değil yakarsa cefan odı berk-i kah bana”

 
Hafız.

 "Hufte ber sincab-ı şahi nazeninira çi gam
 Ger zi har-u hare sazed bester-u balin garib"

Şeyhi.
 "Şah-ı gül-ruh ferş-i devlette haberdar olamı
 Yastanup döşendiğinden hak ile hara garib"

Ahmet Paşa da çok yararlanmıştır Hafız’dan, birkaç örnek verelim:


Hafız.

 “Bes garipuftadeest on mur-i hattet gerd-i mah,

 Gerçi nebved der Nigaristan hat-ımüşkin garip.

 Ey ki der zincir-i zulfet can-ı çendinaşinast

 Hoş futad on hal-i müşkin ber ruh-ı nesrin garib.”

 

Ahmet Paşa.

“Hatt-ı müşkin düşse haddinde nigarın tan değil

 Çün Nigaristanda olmaz hatt-ı anbersa garib

 Zülfi yüzünde garib olmaz mı yarın kim olur

 Damen-i gülde tıraz-ı sünbül-i ra’na garib.”

 

Hafız.

“Menem ki güşe-i meyhane hankah-ı menest

 Du’a-yı pir-i mugan vird-i şubhgah-ı menest.”

 

Ahmet Paşa.

“Menem ki meykedei ışk hankah-ı menest

 Rumüz-i Cam-ı Cem esrar-ı bezmgah-ı menest.”

 

Fuzuli de Hafızdan etkilenmiştir pek çok beyitinde Hafız’ın izlerini görmek mümkün.

Hafız.

“Du çeşm-i şüh-i tu berhemzede Hıta-vu Habeş

 Be Çin-i zulf-ı tu Maçin-u Hind dade herac.” 

Fuzuli.

“Bir peri zülfün tutup halinden alan kam-ı dil

 Dut ki Çin mülküni dutsun Hind’den aldın haraç.”
Hafız.

 “Hadis-i hevl-i kiyamrt ki goft vaiz-i şehr,

  Kinayetist ki ez rüzgar-ı hicran goft.”

Fuzuli.

 “Vaiz bize dün duzahı vasfetti Fuzuli

  Ol vasf senin külbe-i ahzanın içündur.”
Hafız.

 “Reh neberdim bemaksüd-ı hod ender Şiraz,

  Hurrem on rüz ki Hafız reh-i Bağdad kuned.”

Fuzuli.

 “Fuzuli eyledi ahengi ayş-hane-i Rum,

 Mukıym-i mihnet-i Bağdad gördüğün gönlüm.”

 

Baki de Hafızı çok okumuş ve takdir etmiştir.

 “Cuz astan-ı tuem dercihan penahi nist

  Ser-i mera becuz in der hevalegahi nist.”

Beyitine nazire olarak gazel yazmıştır. Nef’i de, 
Böyle hoş tab’ane rindane gazel mi derdi ol,
 Sunmasa gercam-ı feyz-i Hafız-ı Şiraz’a dest” diyerek Hafız’a övgü yağdırmıştır.

Nedim, en güzel gazellerinden biri olan

Ta kemergahına dek gamzesi hab-alude

  Ta giribanına dek çeşmi şarab-alude”
gazelinde Hafız’ın,

 “Düş reftem beder-i meykede hab-alude,

  Hırka ter damen-u seccade şerab-alude”  beyitinin tavrını, edasını, veznini ve kafiyesini kullanmıştır.

İzzet Ali Paşa da Farsça yazdığı,

 “Gul-berkra zi sunbul-i muşkin nikah kun,

 Ya’ni ki ruh bipuş-u cihani herab kun.”

Gazeliyle Hafız’ın,

“Şubhest sakiya kadeh-i pur şerab kun,

 Dovr-i felek direng nedared şitab kun” gazeline nazire yazmıştır

Şeyh Galib de,

Zulf aşufte vu hoy kerde vu hendan lebu mest

 Pirehen çak-u gazel-han-u şurahi der cest” diyerek Hafızdan izler taşımıştır.

Yahya Kemal de Hafız’ı pek taktir etmiş ve adına şiirler yazmıştır..

Carl Gustav Jung'un Düş Yorumu

3/8/2008 · Kategori: edebiyat

                       

      Ruhsal bir oluşum olan düş, İnsanlığın oluşumundan beri ilgi kaynağı olmuş, Farabi’den Freud’a kadar pek çok bilge ve düşünür  düşlerin oluşumunu  bilinçli yaşamın karanlıklara atılmış kırıntılarıyla açıklamaya çalışmışlardır. Bu uğurda pek çok düş kuramı geliştirilmiş Ama hiç kimse  bilincin bu alışılmış verilerine ters düşen düşü, İsviçreli psikiyatr Gustav Jung kadar sislerinden arındıramamıştır.

     Analitik psikolojinin kurucusu olan, içe ve dışa dönük kişiliğin betimleyicisi ve yirminci yüzyılın en önemli filozof-bilim adamlarından Jung, düşü uyku sırasında ortaya çıkan psişik etkilerin tortusu olarak görür. Ona göre bir düşü anlamak demek, öncelikle hangi bulanık anılardan oluştuğunu aramak demektir. Düş, bilinçaltı etkinliğinden kaynaklanarak orada uyuklayan içeriklerin tanıtımını gerçekleştirir. Kuşkusuz bilinçaltındaki tüm içerikleri değil, yalnızca  çağrışım yoluyla harekete geçen ve bir anlık bilinç durumuyla ilinti kuran içerikleri gün ışığına çıkarır. Böylece her düşsel imge parçası bizi geçmişe götürecektir. Düşün çözümlemesi konusunda Jung’un en büyük şansı psikiyatrist oluşu ve gelen hastalarına son gördükleri rüyaları soruşudur.

     Örneğin genç bir erkek hastası bir gün şu düşü görür :”Bir bahçedeyim ve ağaçtan elma koparıyorum. Beni gören olup olmadığını anlamak için dikkatle çevreme bakıyorum Jung’a göre düşün çağrışımları şunlar: Çocukken bir ağaçtan birkaç armut aşırdığını anımsıyor. Düş öylesine canlı ki, belleğinde bir gün önceki bir olayı anımsatıyor ona. Olay şu: Yolda, kendisiyle pek ilgilenmeyen tanıdığı bir genç kıza rastlıyor. Birkaç sözcük konuşuyorlar; bu sırada yanlarından bir arkadaşları geçiyor ve sanki gizlenecek bir şey varmış gibi bundan sonsuz bir tedirginlik duyuyor. Elma ona cennet sahnesini ve yasak meyveyi tatmanın Adem ile Havva için, niçin bunca kötü sonuçlar doğurduğunu bir türlü anlayamadığı olayı anımsatıyor. Tanrı insanları oldukları gibi meraklı ve sonsuz açlıkları ile yarattığı için bu tanrısal adaletsizlikten nefret ediyor.

     Bunun sonucunda çocukken babasının kendisini sudan nedenlerle cezalandırdığını anımsıyor; gizli gizli banyodaki küçük kızları gözetlediği bir günde en büyük cezaya çarptırılıyor. Bu son olarak duygusal ilişki kurduğu hizmetçi kızı çağrıştırıyor. Düşü görüşünden bir gün önce de hizmetli kızla da randevusu varmış.

     Çağrışımların tümü, düşle bu bir gün önceki olay arasındaki gizli ilintiyi ortaya koyuyor. Elma sahnesi, çağrıştırdığı gereçlere bakılırsa, cinsel bir sahneyi simgelemeye yönelik. Diğer bir yığın ayrıntı, bir gün önceki randevunun genç adamın düşünde aynen ortaya çıktığını gösteriyor. Gerçeğin yadsıdığı yasak elmayı koparıyor. Bu duygu kökensel günaha ve çocukluğunda cezalandırılmasına yol açan  banyoda kızları gözetlemesine bağlanıyor. Tüm bu çağrışımla suçluluğa yöneliyor. Tabi Jung bu düşü açıklarken hastası genç adamın çocukluğundaki ilk izlenimlerden; suçluluk duyduğu türlü davranışlara kadar her şeyi dobra dobra anlatması büyük etken.

     Jung’a göre düş, aynı zamanda ruhsal hastalığın tanımı için bir değer verisidir. Her nevrozun kökünde yaşanmış, acı verici çocukluk deneyimleri olmasa da birçok nevrozun kaynağında, ruhu yaralayıcı bir neden bulunur. Bir gün Toplumsal düzeyi oldukça yüksek olan bir bay ki bu hastanın eşine ender rastlanan bir meslek yaşamı varmış, yoksul bir köylü çocuğuyken yaşama atılmış, çalışkanlığının etkisiyle basamak basamak  piramidin en tepesine yükselmiş ve fakat mide bulantısı, baş dönmesi gibi nedenlerle Jung’a baş vurmuş. Jung bu hastasına en son gördüğü rüyayı sormuş. Hastanın son düşü şöyleymiş:” çok acelem var, yolculuğa çıkacağım. Bavulları toplamak istiyorum ama hiç birini bulamıyorum. Sonunda gerekli pılıyı pırtıyı toplayıp sokağa fırlıyorum, fakat önemli kağıtların bulunduğu çantayı unuttuğumu fark ediyorum. Geri dönüp soluk soluğa onu arıyorum. Sonunda çantayı bulup gara koşuyorum, fakat güçlükle ilerliyorum. Son bir çabayla perona ulaştığımda tren kalkıyor. Tren koskoca bir S biçiminde. Lokomotif düze çıktığında makinistin dikkat etmeksizin tam yol vermesi durumunda arkadaki vagonların çıkacağını düşünüyorum. Sonunda makinist tam  yol veriyor. Bağırmaya çalışıyorum, vagonlar tehlikeli biçimde sarsılıyor ve raydan çıkıyor. Korkunç bir felaket bu, birden soluk soluğa uyandım.” Jung’a göre bu düşün anlamını şu: önce hastanın gideceği yere her zaman önceden varma isteğiyle sinirli ve gereksiz hazırlık görülüyor. Fakat, peşindekilerden hiç kaygılanmadan makinistin hareketiyle arkadakiler birden dengelerini yitiriyor, sarsılıyorlar ve bütün bunlar –yani nevroz-  vagonların yoldan çıkmasına neden oluyor. Hastanın yoksul geçmişi ve mesleğinde yükselmesinin getirdiği güçlükler gücünü tüketmiştir. Ulaştığı sonuçlarla yetineceği yerde, tutkusu onu daha yükseklere soluğunun kesileceği ve henüz hazır olmadığı bir yere inmektedir. Nevrozun tehlike çanları çalması bundandır. Ve tam yol felaket..

     Geçekten de sonraki yıllarda bu hastanın rüyasında gördüğü yazgı gerçekleşmiş. Hasta tutkusu sonucu şansını denemek istemiş, başarısızlığa uğrayarak raydan çıkmış, düşsel felaket bir gerçeğe dönüşmüş. Jung’a göre bu küçük örnek bize yalnızca nevrozun nedenini vermekle kalmıyor, ayrıca tanımlamayı ve en önemlisi tedaviye nereden başlayacağımızı da belirliyor; düşteki sözcükleri kullanırsak, hastanın tam yolla engellemek zorundayız ama söz konusu hasta tedaviye devam etmediği için ömrünün sonraki yıllarını plakayı sıyırmış vaziyette sürdürmüş.

     Jung’a göre düş, uyanık durumumuzdaki yaşamımızdan kopuk bir olay değildir, bilinç ile düş arasında sıkı bir nedensellik bulunur. Düşü yorumlarken bilinçaltı içeriklerin doğru değerlendirilmesi, önemli ve titiz bir yöntem gerektirir. Yine bir gün bir genç adam Jung’a şu düşünü anlatır: Babam yeni arabasıyla evden ayrılıyor. Araba kullanışı son derece beceriksizce ve bu saçmalık beni çileden çıkartıyor. Sağa sola kıvrılıyor, geri gidiyor, arabayı tehlikeye atıyor ve sonunda bir duvara çarpıp parçalanıyor. Öfke içinde, gücümün yettiğince aklını başına toplamasını söylüyorum bağırarak. Babam gülmekten katılıyor ve körkütük sarhoş olduğunu görüyorum.”

     Evet, aslında düşün gerçekle hiçbir ilgisi yok. Gencin babası iyi şoför fazla da içmeyen biri ve babasının böyle araba kullanmasını biliyor. Öyleyse sorun ne? Sorun şu: Baba oğluna çocukluğundan beri yoğun ilgi göstermiş, genç adam yirmili yaşlara gelmesine rağmen, o babanın gözünde halen bir çocuk ve genç bundan rahatsız, artık bağımsız olmak kendi yolunu kendi çizmek, yani kendi hayat gemisini kendi kullanmak istiyor ama baba bunu çakmıyor ve oğlunu sığdıkça sığıyor. Ve bu durum kendini düşte gün yüzüne vurmuş ama simgelerle. Bu simgeler esas anlamla bütünleşince Jung’un düş tabiri de yerini buluyor. Jung olayın aslını gencin babasına bildirip durumu kotarıyor..

     Jung’a göre düşün yorumu sırasında, düşle ilgili bilinçli durumun bilinmesi kaçınılmazdır. Ayrıca simgesel anlamına ulaşmak için bilinçli öznenin felsefesi, dinsel ve ahlaki inançlarını dikkate almak çok önem taşır.Düş varlığını uykumuzda sürdürür; uyku bizi bilinçaltına iter ama psişik etkinliğe de göz yumar, düşler uykuya bağlı olarak yarı karanlık bilinç durumunda patlak verirler, tıpkı komplekslerin bilinç içinde ortaya çıkmaları gibi. Düş işleyişini , önceden elde ettiği gereçlere dayalı olarak bazı düş kurallarına göre kurar; bu kurallar düş ile uyanık durum arasına bir kopukluk , dikkat çekiçi bir fark yaratan ayrılığa yol açar.Gündüz etkileyici bir olay yaşanmış ve ruhsal durum iyi ise eğer, gece olayla ilgisi olmayan bir düş göreceğiniz kesindir. Düş bizimle simgesel bir sözlük aracılığıyla iletişim kurar, bir düşü eksiksiz yorumlamak istiyorsak, buna uygun düşen bilinç durumunu derinlemesine tanımamız gerekir. Düş bize tamamlayıcı bilinçaltının yüzünü açımlar, yani bilinçaltında yer alan gereçleri verir; bunu da bir anlık bilinç durumundan yararlanarak yapar..

Şeref

Ennio Morriconne Müzikteki Ruh

23/6/2008 · Kategori: Sinema

                              


  
  Ennio Morriconne, İtalyanların ve dünyanın bu en sayılı müzik ustası 1928’de Roma’da doğdu. Ürettiği müzik yelpazesinde elektronika, rock, konçerto ve avant-garde caz türleri olmasına rağmen, dekor hep Ak Deniz  ruhu olmuştur. Yüzlerce filme aktardığı o kadife yumuşaklığındaki ruh, kulağa gelir gelmez insanı önce hüngür hüngür ağlamaya sonra da sessiz ve görünmez kanatlarla gönülleri yangına çeviren çayır çimenlere yollar..

   Once Upen A Time in The West(Sergio Leone 1968) filminde hafiften titreşen müzik sonra  şiddetlenir, insanı sırtına alır, bir de bakmışsın düştüğün yer yedi iklimin çiçekleri..
   Lolita ( Adrian Lyne 1997)’da özlemi duyulan şeyin imkansızlığı müzikle öyle bir cilalanmış ki işlenen tema sanki Doğuya aitmiş, hani Hüsrev’in atıyla pencere altında Şirin’i beklemesi... Ferhat’ın külüngüsünü kafasına vurup ölmesi..

     Once Upon A Time İn Amerika (Sergio Leone 1984), sinema tarihinin gözden kaçan bu  baş yapıtında aşk, ihanet, hırs, vefa ve dostluk işlenirken duyulan armonika, hayatı masallara benzer bir kılığa sokmak için yıkım ve keder duygularını insanın gölge bedeninden çekip, yerine sade bir maksadı bırakır. 

     Klasik müzikçilerin halktan kopuk o resmi havası Morriconne’nin kendine has ince süzgecinden geçip kulaklara tanıdık bir ses olarak değmiştir. Onun kalabalık olmayan müziğini her duyuşumda, ruhun bedende kıpırdayışı budur derim…

   

« Önceki :: Sonraki »