Çöp kamyonlarıyla çocuk cesetlerinin toplandığı, rahmetsizliğin tüm kabalığıyla hüküm sürdüğü Zuluların, Tutsilerin kör kamalarla hiç yoktan kesildiği kara Afrika'sı bu defa bir büyük şampiyonun icra edeceği boksun coşkulu görselliğine sahne olacak. 2010 noel evveliyatının 16. gününde yılların eskitemediği 47 yaşındaki boks emekçisi Evander Holyfield, Francois Botha'dan WBF'in Şampiyonluk Kemeri'ni almak için ve kariyerine "en yaşlı şampiyon" unvanını yazdırmak için Klimanjero'nun karlarına ufuk çizgisinden bakan egzotik bir ringte sönmekte olan ağırsıklet boksunun közünü parıldatmaya çalışacak.
Boksun bu son büyük şampiyonu 2008'in Aralık ayında Alp Dağlarının şirin bir şehrinde Rus Devi Nikolay Valuev'e boks dersinin en yıkıcı dozunu vermesine rağmen, bu sporun en kirli enstürmanı olan hakem faciası sahne almış ve tersi bir skorla Büyük Ustayı ülkesine haksız bir yenilgiyle göndermişti. Zaten bizleri boks sporundan soğutan hep bu kirli hakem çalışmaları olmamış mıdır; Ama her gün o tabiat harikası antilop boyunlarının can verdiği arslan dişlerinin hüküm sürdüğü bu alabildiğine kadim topraklar Alp Dağlarının gizli kirliliğine şahit olmayacaktır. Uganda'da Nelson Mandela Memorial Stadyumu'nda oynanacak maçta Büyük Ustaya şimdiden başarılar diliyorum.
"çünkü biz savaşmasak Uzak Asya'dan çekik gözlerimiz Küba'dan kıvırcık sakallarımızla savaşmasak güm güm vurur mu kömürün kalbi Kozlu'da Ke San'da, Kandehar'da ümüğüne basılır mı vahşetin ve sen boynunu öperken beni sarhoş bir okyanusla titreten hayat sevgilim olur musun. Ben savaşarak senin bulanık saçlarından tutup kibirli güzelliğini çıkartıyorum ortaya"
Suyu kinetik enerjiye çeviren ortaçağın değirmen dişlilerindeki şaşırtıcı sadelik yıllar sonra sanayi devriminin fitilini ateşlediğinde, oluşturduğu merhametsiz rüzgar insanlığın tabiata şekil vermesini sağlamıştır. Bir şaftın yardımıyla dairesel hareketi istediği yöne aktarabilen bu dişliler, doğrusal hareketi dairesel dönme hareketine çeviren krank milinin icadıyla esas kombinezonunu tamamlamış ve buharlı motorların demir tekerinde sinir bozucu bir ıslığa, içten yanmalı V8’lerin patinajında coşkulu bir fırtınaya, kayaları yutan dozerlerin ihtişamında ürkünç bir yıkıma dönüşmüştür.Tekerlekten sonra en önemli buluş olan krank mili 1153 yılında Cizre’de doğan İsmail Ebul-İz Bin Razzaz El-Cezeri’nin beyninde hayat bulduğunda mesafeleri ve çağları değiştirebileceği kimin aklına gelebilirdi ki.
Zamanında büyük ün bırakmış olan ve bugün bile Batılıların beğeni içinde okudukları El Cezeri sadece bir mekanikçi değil aynı zamanda ressam, nakkaş, hattat, sanatkar, otomatçı, sibernetikçi, mühendis ve bilgisayar sisteminin temelini atan ilk bilgisayarcıdır. El Cezeri’nin 800 yıl önce yaptırdığı ve 1970 yılına kadar Şam’da bir hastaneye hizmet veren su pompasını, Cezeri’nin Kitab’ül Hiyel’inden alıntılanan ve bire bir örneğiyle yapılıp Londra Bilim Müzesinde sergilenen çalışır durumdaki su saatini, Erlangen Üniversitesi'nde Alman Profesör Wiedemann tarafından yine aynı kitaptan alınıp yapılan ve çalıştırılan otomatik makinelerini, kitaptaki çizimin bire bir kopyası çıkarılıp yapılan ve Dubai'de bir otel salonunda sergilenen beş metrelik Fil Saatini, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Cezeri’nin kitabındaki çizimin ½ ölçeğinde yapılıp çalıştırılanTavus Kuşulu Döner Saatini ve Cezeri’nin Kitab’ül Hiyel’indeki diğer minyatür ve çizimleri görüldüğünde Da Vinci’yi besleyen kaynakların yeniden tartışılması gerektiği hissi insanda uyanır. Beddiuzzeman El Cezeri El Kürdi’den 300 yıl sonra yaşamış olan bu büyük dahinin aslında ne kadar da üstada benzediği ve ondan bir hayli yararlandığı aşikar. Kitab’ül Hiyel’deki minyatürler, minyatürlerde kullanılan ve hiç solmayan renkler, otomatik robotlar, mekanik saatler, kağıttan makineler, yatay eksenli yel değirmenleri, su pompaları, konik vanalar, çizimler vs. bize hepDa Vinci’yi anımsatır.
Dünyanın İlk mekanik kitabı olan Kitab’ül Hiyel’in birinci bölümünde El Cezeri, su saatlerinin çalışma prensiplerini gösteren 10 adet şekil belirtmiştir. 2. bölümünde mutfak eşyalarının yapımını gösteren 10 şekil, 3. bölümünde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapımı hakkında on şekil, 4. bölümünde havuzlar, fıskiyeler ve müzik otomatları hakkında on şekil. 5. bölümde sığ bir kuyudan ya da akan bir nehirden suyu yükselten düzenekler hakkında beş şekil. 6. Bölümde saraylarda çeşitli hizmetler görmeye yarayacak şifreli kilitler, kasalar hakkında 50 farklı düzenek sunup bunların ayrıntılı çizimlerine yer vermiştir. Ayrıca kitapta 300’e yakın otomatik makine ve bu makinelerin çalışma prensipleri hakkında bilgi ve şemalar, otomatik kuşlar, filli saat, otomatik yüzen kayık ve çalgıcılar, iki bölümlü termos, Tavus kuşlu ibrik, mumlu saatler, robot adam, suyu yukarı çıkaran araçlar ve bu araçlara ait çizim ve bilgiler mevcuttur.
El Cezeri aynı zamanda sibernetik biliminin de öncüsüdür, haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimi olan sibernitik, insanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün hayatımızın vazgeçilmezleri arasına giren bilgisayarların ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda Batılılar Descartes, Pascal, Leibniz'i ve Bacon'ı ileri sürerler. Oysa el-Cezeri rakiplerinden 600 sene önce sibernetiğin ilkelerini bilim dünyasına sunan ilk kişiydi.
El Cezeri kağıttan maketler tasarlayarak, su akıtan savaklar yaparak, çarpılmayı en aza indirmek için ahşabı tabakalar halinde kullanarak, gerçek anlamda emme borusunun icad ederek, suyunu belli bir zaman aralığı ile boşaltan kaplar ve daire sektörü dişliler, konik vanalar yaparak bir dahi mühendis, pratikçi bir fizik üstadı olduğunu da kanıtlamıştır.Bu arada Avrupa’da ilk konik vanalardan söz eden Cezeri’nin her açıdan meslektaşı Da vinci olmuştur. Cezeri'nin en önemli makinelerinden biri olan su çarkı ile işleyen tulumba bile modern mühendisliğin gelişmesine doğrudan doğruya katkıda bulunmuştur. Söz konusu makinede, akan suyun çevirdiği çark, düşey düzlemde bir dişliyi, bu dişli de yatay düzlemdeki diğer bir dişliyi döndürmektedir. Yatay dişlinin çevresine yakın bir yerde düşey bir pim bulunmaktadır. Bu pime ortası yarık ve diğer ucu yine bir pimle sabitleştirilmiş bir çubuk geçirilmiş ve bu çubuğa da tulumbaların piston kolları bağlanmıştır. Yatay diş dönünce yarık çubuk açısal bir hareket yapmakta, piston kolları da ileri-geri gidip gelerek tulumbaları çalıştırmaktadır.
Bilime Krankı, otomatik makineleri, su saatlerini, robot adamı, mumlu saati, tulumbaları, sifonu(her ne kadar Heron’dan etkilenmişse bile), yeni tip rüzgar değirmenlerini, Hasankeyf’teki su sisteminin günümüze kadar devam eden muhteşemliğini, konik vanaları, metal döküm tekniğine ait bilgileri, sibernetiği vs. kazandıran bu büyük dahinin Da Vinci’nin gölgesinden çıkıp esas ününe kavuşması dileğiyle. El Cezeri'nin 800 yıl önce yaptığı ve 1970 yılına kadar bir hastanede kullanılan şaftlı, çarklı, kranklı otomatı, bu otomat akan bir nehirden suyu yükseğe çıkarmaya yarıyordu ama artık günümüzde müzeye dönüştürülmüş.
Roma Arenalarının coşkulu sarhoşluğu, eski Yunan şiirinin benzetmelerden, oyunlardan uzak düpedüzlüğü, çizgi romanlarda unutulan zarif kahramanlık, iğde ağaçlarıyla dolu bir şehrin kokan ferahlığı, Şirazlı eski üstadların leylekli turnalı manzaraları, gerçeküstücü bir ressamın siyah kalem tarzıyla yaptığı 'kirli şehirler' çalışması, söğüt ağacının altında ud çalıp şarap içen ve Tanrısına lafla kafa tutan Acem şairleri, zorlu sınavların korkuttuğu heyecan, renk ustaları, yeni doğan çocuklar, şimdi ölen yaşlılar, mucize olarak gökten somun ekmeği yağmasını bekleyen Somalili düş, yağmalanmamış güzellikler, iklimler ve bozkırın sessizliğini aniden bozan trenlerdeki nefret, evet tüm bunlar 30 Mayıs 2009 tarihinde Helsinki’de Helsinki Arena’da sahnelenecek.
Grek felsefesinin İslam Dünyasına girişini takip eden ve o zamana kadar bilinmeyen bir özgür araştırma ruhunun eşlik ettiği felsefi uyanışın nihayette, İslam inancının bazı temel akidelerini tehlikeye sokması kaçınılmazdı. Bu özgür araştırma akımını başlatan Mutezile kelamcıları genel olarak bu akımı doğuran Grek akılcılığının şüpheci duruşundan etkilenmediler. Ama onlar arasından Nazzam (ölüm: 845) gibi daha cüretli bazı kişiler kuşkucu düşünce zoruyla tabiatüstüne duydukları ilgiyi temel İslami inançlarından vazgeçmeksizin ya da vahyin doğruluğundan şüphe etmeksizin tabiatçılık yönüne doğru bir adım atmak zorunda kalmışlardır. Gerek Nazzam gerekse Mutezilenin diğer bilgeleri dini şüphecilik saldırılarından hemen hemen tamamen uzak durmuşlardır. Ne var ki, dini akidenin bütününe meydan okuyan ilk kişi, görünüşte gerçek bir felsefi donanımın zoru altında, görülmemiş cüretle, dini şüphecilik konusunda tehlikeli bir yola giren meşhur hür düşünür İbn el-Ravendi (ölüm: 910) idi.
Eğer, Ravendi’nin öğretisi hakkında çok az bir malumatı süzgeçten geçirerek bize ulaştıran hasım kaynaklara itibar edecek olursak bu serbest düşünür, vahyin önemli konularını ve mucizeyi ve bir kaynağa göre de muhtemelen Allah’ın varlığını ve vasıflarının mantıklılığı meselesinde tatmin edici akli bir cevabın olduğunu inkar etmiştir. Daha az düşmanca bir kaynağa göre, el- Ravendi, bütünüyle vahyin lüzumsuz olduğunu ilan etmiştir. Onun insan aklının Allah katından bilgi edinmeye, iyi ve kötüyü temyiz etmeye yeterli olduğunu savunduğu rivayet edilir. Bu yüzden vahiy tamamen gereksizdir ve peygamberlik iddialarının dayandığı söylenen mucizeler de tamamen uydurmadır. İslami görüş açısından en büyük mucize olduğu kabul edilen Kuran’ın edebi mükemmelliği de ona göre olağandır; çünkü elbette bir Arap (Hz Muhammet) diğer bütün Arapları edebi ustalık bakımından geri bırakabilir. Hele anadili Arapça olmayanlar için sözü edilen edebi mucizenin hiçbir önemi olmayacağı açıktır.
Şöhretine ve fiilen Kuran’ı taklit etme ve Hz. Muhammet’i eleştirme noktasına varan fikri cüretine rağmen Ravendi, İslam’ın özgür düşünce tarihinde, bütün İslam tarihinde akideye karşı çıkanların en önemlisi ve şüphesiz X. asırdaki en büyük tıp otoritesi olan çağdaşı ve vatandaşı, İranlı Ebu Bekr Er Razi tarafından gölgede bırakılmıştır. Razi Horasan’ın Rey şehrinde doğdu, bazı kaynaklar onun gençliğinde ud çaldığını, diğer bazıları da felsefe ve tıbba başlamadan önce sarraf olduğunu söyler. Felsefe ve tıpta büyük başarıdan dolayı, daha otuz iki yaşına varmadan doğduğu kentte hastane başkanlığına getirildi ve daha sonra da Bağdat’taki hastanenin hizmetine verildi. Çalışkan ve cömert olması ve bir ara da kimya ile uğraşmasından dolayı Razi’nin ilmi ve felsefi eserleri oldukça geniştir.
Razi’nin yaratıcının ve nefsin ezelliliği meselesi, alemin yaratılmış olup olmadığından ziyade Allah’ın alemi "doğal bir zorunlulukla" mı yoksa "özgür irade" ile mi yaratmış olduğu şeklindeki gerek İslam, gerekse Hıristiyan dünyasında yüzyıllar boyu teolojik ve felsefi eserlerde hayli yankılanacak olan çetin problemdir. Razi’ye göre cevabımız “tabii zaruret” olacaksa, o taktirde mantıklı olarak, alemi zaman içinde yaratmış olan Allah’ın kendisinin de zaman içinde olması gerekir, çünkü tabii bir eser zorunlu olarak failini zaman içinde takip eder. Eğer cevabımız “özgür irade” olursa o zaman hemen bir başka soru ortaya çıkacaktır: Acaba Allah alemi niçin seçtiği vakitte yaratmıştır da başka bir vakitte yaratmamıştır. O halde nerden tutsan çelişki ve mantıksızlık. Razi bağlı bulunduğu akılcı kurallara uygun olarak vahiy kavramlarıyla peygamberlerin Allah’la insan arasında aracılık rollerini bütünüyle red etmiş bulunmaktaydı. Ona göre peygamberlik gereksiz, çünkü Allah’ın verdiği aklın ışığı gerçeği bilmek için yerli idi ya da zararlı idi. Çünkü kendilerine vahiy indiğine inanan milletle, onlar kadar şanslı olmayan milletler arasında hayli savaşlara ve kan dökülmesine sebep olmuştu.. Peygamberliği red ettikleri için ve Filozofları peygamberlerden üstün gördükleri için Razi ve Ravendi hemen herkes tarafından bölücü ve kafir olarak görülmüştür.
"O tezahüratları hatırlıyorum. Kulaklarımdan çınlıyor, onca yıl sonra aklımdalar. Çünkü bir gece pelerinimi çıkarttım ve ne oldu biliyor musunuz, şortumu giymeyi unutmuşum.Bütün düşüşlerimi, kroşelerimi ve direklerimi hatırlıyorum.Uyuşukluğu gidermenin en kötü yolu bu. Biliyorsunuz hayatım hareketliydi, sanırdım ki böyle bir tezahüratı Shekspear’i araştırdığımda alırım.
Bir at, at.. Krallığım atlara göre. Altı aydır maç kazanamamıştım. Olivye değildim, daha iyi olabilirdim. Ben Olivye değildim, ama Sugar Ray’le dövüşseydi,şöyle derdi‘Bu ring değil, oyun yeri. Bu yüzden bana bir yer verin boğalar orda öfkelensin, böylece orda hiçbir şeyden korkmadan dövüşebilirim.’
İşte eğlence bu, eğlence bu işte…"
Jake La Motta, 1941:
-Seni hayalarından yakaladı Jake, sayı üstünlüğü onda, onu ısır tekmele, elinden gelen her şeyi yap, kimse bakmıyor.
"10. ve son raund La Motta yarı çömelmiş dövüşüyor, sert bir boksöre karşı. Bu adam geri çekilmeyi bilmiyor. La Motta sağıyla açıyor ve ardından sıkı bir sert kroşe atıyor."
La Motta vs Sugar Ray Robinson, Detroit 1943: "Sugar Ray Robinson ve Jake La Motta Detroit’te ikinci kez ringe çıkıyorlar. Yenilgisiz Sugar Ray’le yenilgisi olan Jake, geçen Ekim ayında MedisonSquareGarden’daydılar. Stiller arasındaki farkı görebilirsiniz. Hızlı Sugar Ray Robinson ayaklarını kullanıyor. O bir dans ustası. La Motta ise daha ağır çoğunlukla eğilerek dövüşüyor. La Motta sağlı sollu yükleniyor. Sol kroşe çeneye, sağını midesine indirdi. Robinson hemen karşılık vermeye çalıştı ama La Motta onu sürüyor, sağlı sollu vuruyor, sıkı bir sol daha vurdu. Ve Robinson’u ringin dışına attı. Boks hayatında ilk defa hakem Robinson için sayıyor. La Mottamaçı kazandı, Sugar Ray’in yenilmezliğine son verdi."
La Motta vs Marcel Cerdan Maçı, Detroit 1949:
"15 raundluk Dünya orta Siklet Şampiyonluğu Maçı, bu köşede çok değerli bir rakip, yılların eskitemediği boksör 79 kilo ağırlığında Bronx Boğası Jake La Motta."
-Bitir onun işini, iyice aptallaştı. Onu fena benzettin. Adamı mahvettin, suratını fena benzettin jake, ona bir baksana.
-İşi bitmiş devam edemez.
"Cerdan devam edemiyor. Hakem maçı durduruyor 10. raunda teknik nakavtla kazanan ve yeni Dünya Orta Siklet Boks Şampiyonu Bronx Boğası Jake La Motta."
Detroit 1950 La Motta vs Dauthuille Maçı:
"La Motta, Marcel Cerdan’dan kazandığı şampiyonluğu kaybetmek üzere. Cerdan’ın trajik bir uçak kazasında ölmesinden sonra Lorent Dauthuilleşampiyonluğu Fransa’ya götürmeye yemin etmişti ve bu gece yeni orta sıklet boks şampiyonu olabilmesi için 15. raundun bitmesi yeterli olacak. La Motta iplerde feci şekilde dayak yiyor. Dauthuille ona sağlı sollu yumruklar indiriyor, bir sol, çeneye bir sağ.. La Motta birden kurtuldu, meğer rol yapıyormuş. Dauthuille’i dövmeye başladı, Dauthuille ringde sallanmaya başladı sayın seyirciler, maçın gidişatı değişmeye başladı ve şimdi düştü, ..6.7,8,9,10 nakavt oldu ve Jake La Motta son raundun bitimine 13 saniye kala boks tarihinin en kayda değer dövüşlerinden birini yaparak nakavtla kazandı.."
Robinson vs La Motta Maçı:
"13. raunda Rabinson, La Motta’yı fena halde hırpalıyor.La Motta’yı köşeye sıkıştırdı ve orda tutuyor. La Motta son derece zor durumda, bunlar çok net yumruklar, kimse böyle bir dayağa dayanamaz, maç durduruldu, Robinson ringde dolaşıyor."
-Hey Ray, Hey Ray, beni yıkamadın Ray, beni hiç düşüremedin Ray. Duydun mu beni, beni hiç düşüremedin işte bak..
-Baylar ve bayanlar 13. raundun 2 dakika 4. saniyesinde teknik nakavtla kazanan maçın galibi Dünya Orta Sıklet Boks Şampiyonluğu’nun yeni sahibi Sugar Ray Robinson.
Bu gece Jake La Motta, BarbizonPlaza 8.30, 1964:
"Bazıları o kadar şanslı değildir. Tıpkı Rıhtımlar Üstünde Marlon Brando’ya olduğu gibi her seferinde başarıyordum. Kardeşi Charlie’yle arabanın arkasındaki sahneyi hatırlıyor musun, yanında bir sendikacı vardı ve şöyle devam ediyordu, ‘O değildi Charlie, sendin’, Gardner’a soyunma odama gelip ‘evlat bu senin gecen değil’ deyişini hatırlıyor musun, ‘Wilson’a yenileceğiz’, onu hatırlıyor musun, senin gecen değildi, benim gecemdi oysa. O gece Wilson’u parçalayabilirdim, peki ne oldu? O kemeri alıp eğlenmeye gitti. Peki bana ne kaldı, hapishaneye bir gidiş bileti. O geceden sonra işim bitti Charlie, orası uzanabildiğim zirveydi ve sonra düşüş başladı. O sendin Charlie, Sen benim kardeşimdin. Beni biraz olsun kollamalıydın. Bunun yerine para için onlara satmayı tercih ettin, sen beni anlayamıyorsun…
Ve Farisliler ikinci defa kör adamı çağırttı ve şöyle dedi "Tanrı’nın önünde gerçeği söyle, bu adamın günahkar olduğunu biliyoruz”. “Günahkar olup olmadığını bilmiyorum” dedi yaşlı adam. "Tek bildiğim şey, bir zamanlar kördüm ama artık görebiliyorum.” John IX
2. Dünya savaşında pek çok cephede savaşan Almanya galip gelmek için üstün teknolojisinikullanarakkıtalar arası balistikfüzeler, zamanenin uçaklarından çok dahahızlı ve çevik uçaklar, atmosfere kadar çıkıp oradan Amerika kıtasına ulaşabilecek uçak/uzay aracı karması savaş araçlarını üretmek için canhıraş bir çabaya girmişlerdir, bu projelerin bir kısmında başarıya ulaşmalarına rağmen, bir kısmında ise sadece prototip üretmekle yetinebilmişlerdir. Bir yandan Wernher van Braun gibi bilim adamlarıbalistik füze yapımına yönelirken, Messerschmitt uçak firması da jet motoruyla çalışabilen ve ses hızında uçabilen uçak yapımına yönelmiştir. Hem van Braun hem de Messerschmitt savaşın sonlarına doğru bu arzularına ulaşmışlardır. Wernher van Braun'nun V2 füzeleri Londra’yı vururken, Messerschmitt’in Me 262 modeli uçakları ise müteffik uçaklarına kök söktürmüştür amane fayda ki bu savaşın sonlarına doğru gelen bir bahar havasıydı ve geçiciydi. Bir savaş tarihçisinin dediği gibi “Messerschmitt Me 262 jet uçağı Alman saflarına altı ay daha erken girmiş olsaydı kesinlikle savaşın seyrini değiştirecekti.”
Almanların yaptığı ikinci hata ise Messerschmitt Me 262 savaş uçağını avcı uçağı olarak kullanmalarıydı. Rakiplerinden oldukça hızlı olan bu uçaklar bombardıman uçağı olarak kullanılsaydı, sahip oldukları üstün hızlarla düşman uçaklarını ve uçaksavarlarını kolayca aşıp gerekli tahribatı yapabilirlerdi ve savaşın seyrini değiştirebilirlerdi.
Messerschmitt Me 262 sahip olduğu jet motoru zamanının önünde olmasına rağmen kullanılan metal malzemeler bulunduğu ana aitti ve maalesef bu metal bileşenler o yüksek ısıya ve basınca dayanamayıp kolayca aşınıp gidiyordu. Me 262’in en zayıf noktası jet türbinindeki bıçaklarıydı, bu bıçakların yapıldığı metal bileşen yüksek ısı karşısında direncini yitirip motoru yarı yolda bırakabiliyordu.
2. Dünya Savaşının sonunda galip ülkeler, Alman teknolojisini paylarken, Amerikalılar ve Ruslar Messerschmitt Me 262’nin hangarlarda kalan motorlarını ve modellerini kaçırmada rakipsiz davrandılar. Amerikalıların Fighter serisi uçakları; Rusların da Mig serisi uçakları işte bu meşhur Messerschmitt Me 262’den geliştirilmiştir.
Bu arada Amerikalılar, Ruslardan fazla bir iş yapıp kendileriyle V2 balistik füzesinin mucidi Wernher van Braun’u da alıp götürdüler ve yıllar sonra Wernher van Braun’nun yaptığı Apollo roketleri sayesinde Amerikalılar Ay’a insan indirip uzay yarışında Rusların önüne geçmeyi başarmışlardır.
Messerschmitt'in başka bir modeli:
V2 Balistik Füzesi 2. Dünya Savaşının sonlarında İngilizlere zorlu anlar yaşattı, 300 kilometrelik bir mesafeye bile atılabiliyordu: Yapımcısı Wernher van Braun daha sonra Amerikaya giderek Nasa'da çalıştı ve Ay'a ilk insanlı aracı yollayan Apollo roketlerini de o yaptı.
Ringlerin kralı Evander Holyfield 20 Aralık 2008 tarihinde Zürih'te Rus Devi Nikolay Valuev'le WBA Dünya Şampiyonluk maçı için ringe çıkacak. 46 yaşındaki Holyfield kimlerle maç yapmadı ki: Larry Holmes, Foreman, Moorer, Tyson, Bowe, Lennox, Ruiz ve daha niceleri..
Bu büyük ustayı ilerleyen yaşına rağmen ringlere çeken şey para kazanma hırsı değil; boks sanatının programdan ve disiplinden mürekkep dekorunu yaşamak içindir. Cafcaflı toplumlarda insanoğlu tabiat, dostluk ve düzen isteğini haykırmak için her zaman şiir yazmaz, bazen şiiri yaşar da. İşte bu büyük usta yaşadığı boks şiirinin son dizelerini bağlamak için İsviçre/Zürih’te 213cm’lik insan azmanı Rus Devi Nikolay Valuev’i kündeye getirmek için var gücüyle, sanat yasalarının coşkulu bir görsellikle vücut bulduğu boks sporuna filozofik bir estetik katmaya çalışacaktır.
Büyük Usta’nın Tyson’a attığı kroşeleri, direkleri hallen hatırlarım, gözlerimden tütüyor. Ama o zamanlar ustamız böyle yaşlanmamıştı, bu değişen şartlar süratini azaltsa da Büyük Ustanın çeneye vurdu mu nefesleri kökünden; ayakları da yerden kesen kroşeleri hallen mevcut. Bu kroşelerden birkaç tanesini icraata dökerse, kendinden 24 cm daha uzun ve 46 kilo daha ağır Rus Devini cüceler ülkesine göndermesi olası bir ihtimal.
Şairin “ruhum havada yaprağa döndürdü rüzigar beni” dediği bu sonbaharda, Büyük Ustanın beşinci şampiyonluğuna uzanması dileğiyle..