15/10/2008 · Kategori: edebiyat

Dicle’nin kıyısına gelmek güneşin doğum anındaki tılsımlı cümbüşü yaşamaktır benim için, tabiatın binlerce inceleyicisinin muzdarip olduğu sonsuz ve manasız isteklerin içinde kaybolmaktır. Saf yeşili, parıldayan maviyi, güneşin ince süzgecinden elenen sarıyı ve tüm lezzetleri bir şarap kadehine sığdırmaktır.
-Nasıl bir okul burası? Öğretmensiz bir sınıf.
-Çocuklar, size öğretmenlik yapabilir miyim?
-İnsan kalbi, en güçlü kastır, her gün tonlarca kan basar, en mükemmel pompadır, yıllarca yorulmaz, gemilerin omurgası gibi. Bu haliyle insan kalbini sedir ağacına benzetebiliriz. Hem gözü olduğu da yalan, kalbin gözü mü olur?
-Özgür irade ve kader anlayışı bir arada olur mu? Hem iraden özgür olacak hem de her şey önceden planlanmış olacak, ilginç! Din adamlarının kaçındığı bir konu olmalı bu. Hayıt ağacı iki köklüdür derler, tuba ağacı da yüzyıllık yol kaplar. Genç kızların gül dudaklarında derlenen sevgi sözcüklerini yüzyıllık yola yeğleyen kişi haklı mıdır “Tanrı kötülüğü durdurmak istiyor da gücü mü yetmiyor, o zaman her şeye gücü yeten değil. Gücü yetiyor da durdurmak mı istemiyor, o zaman kötü niyetli. Hem gücü yetiyor hem de durdurmak mı istiyor, o zaman kötülük nerden çıktı? Hem gücü yetmiyor hem de durdurmak istemiyor mu, o zaman ona neden Tanrı deniyor?” demeye. Kalp kası yıllarca yorulmaz, size ömür boyu garanti verebilirim.
Göğsünüzdeki kocaman boşluğu nasıl doldurabilirsiniz?
“Öğütlerle canımdan bezdirdi beni vaiz,
Bıkmışım camiden medreseden iyicene”
diyen adam bu boşluğu doldurabilir mi ya da doğmuş olmaktan intikam alabilir mi? Sizce Hallac, şeytanın kan dökücü insana secde etmeyerek haklı olduğunu söyleyip, doğmuş olmaktan intikam alabilmiş midir, nihayetinde derisi yüzülerek, bağırsakları çıkartılarak ödeme yapmıştı. Ölümle olan bu coşkulu orgazm sırf göğsünde kalb atışı gibi durmadan vuran boşluğu doldurmaya yetebilmiş midir? Tasavvuf ehlini anlayamıyorum doğrusu, hem Tanrısının bağışlayıcı enginliğine sığınır, hem düzeninin rahmetsizliğine kafa tutar.
Dünyanın en lirik kilimini biliyor musunuz, Gabbeh isminde. Onun renklerine hayatın sırlarını dokurlar:
"Nasıl bir okul burası?
Öğretmensiz bir sınıf.
Söyleyin bakalım bu hangi renk
-Kırmızı.
-Gelinciğin rengi.
Şimdi söyleyin bakalım bu hangi renk?
-Sarı.
-Buğday tarlasının sarısı.
Ya bu?
-Mavi.
-Gökyüzünün mavisi.
Ya bu?
-Mavi.
-Denizlerin parlayan mavisi.
Ya bu?
-Sarı.
-Dünyayı aydınlatan Güneş’in sarısı. Bitkileri yeşillendiren, suyu mavileştiren Güneş’in sarısı.
-Yeşil.
-Saf yeşil.
-Sarı ve kırmızı güneşte bir arada."
Onları görüyorum, beş yaşındaki zihinsel özürlü çocuğunu doktor doktor dolaştırıp çaresini bulamayınca, önce çocuğunu; sonra kendini öldüren babayı ve çocuğunu görüyorum. Şu erguvan renkli kadehin içindeler, herkes orda, en önde derisi yüzülen Hallac, ardında baba ve çocuğu, kara çalınan kız, barsak kanserinin acısına dayanamayıp intihar eden amcam, felcin acısıyla inleye inleye ölen babam ve en arkada ölüm meleği, el ele tutuşup tek sıra dans ediyorlar. Ağır ağır ilerleyerek bilinmeze doğru gidiyorlar, yedi melek borazan çalıyor. Göğü bir sessizlik kaplıyor. Gelincik, saf yeşil, buğday tarlası ve nehir kanla doluyor. Hayatın oyundan uzak düpedüz renklerine kan doluyor. Bu yolculukta onlara eşlik edemiyorum, çok üzgünüm, akşam nereye gideceğim, yarın yine ders mi var, kalbim henüz buralardan gitmeye hazır değil.
Şeref

13/9/2008 · Kategori: edebiyat

14. yüzyılda İran’da yetişen bu en sayılı gazel ustası, çağdaşı olan Dante’yle kıyaslanınca Profesör Browne’nın deyimiyle “Dante kendi felsefesine bağlıdır, kainatı, asrın görgüsüne uyarak görür. Hafız’ın görüşü ise daha derin ve geniştir. Onun görüşü, kendinden sonraki asırların fikir vadilerine kadar nüfus eder.” Diyerek Dante’yi yöresel;Hafız’ı da evrensel bir şair olarak takdim eder.. Acaba doğru mudur, fikirlerindeki derinlik, edasındaki rintlik bakımından kendinden sonraki asırları etkilemiş midir, elbette. Bunu Geothe’den Nedim’e, Şeyhi’den Ahmet Paşa’ya kadar pek çok şiir ve düşün ustasında beliren izlerinde görebiliriz. Hafız şiirlerinde dokuduğu tabiat inceleyicisi his ve edasındaki rintlik bakımından tüm dünyanın en lirik şairlerinden biri sayılmıştır.
Hafız’ın Divan edebiyatına etkisi pek güçlü ve süreklidir hatta taklit denilecek kadar açıktır, İlk etkilediği Divan şairi Şeyhi’dir,
Hafız.
“Cuz astan-ı tuem der cihan penahi nist
Ser-i mera becuz inder hevalegahi nist
İnan-keşide rov ey padşah-ı kişver-i husn
Ki nist ber ser-i rahi ki dadhani nist
Zemane ger bizened ateşem behırmen-i ömr
Bigu bisüz ki bermen beberk kahi nist”
Şeyhi.
“Kapundan özge bulunmadı çün penah bana
Uş ışiğün tozıdur yine secdegah bana
Nazar fakire kıl ey padişah-ı hüsn-ü cemal
Ki rahmetin günidır saye-i ilah bana
Din imdi dane-i hüsnün ki ömr hırmenini
Değil yakarsa cefan odı berk-i kah bana”
Hafız.
"Hufte ber sincab-ı şahi nazeninira çi gam
Ger zi har-u hare sazed bester-u balin garib"
Şeyhi.
"Şah-ı gül-ruh ferş-i devlette haberdar olamı
Yastanup döşendiğinden hak ile hara garib"
Ahmet Paşa da çok yararlanmıştır Hafız’dan, birkaç örnek verelim:
Hafız.
“Bes garipuftadeest on mur-i hattet gerd-i mah,
Gerçi nebved der Nigaristan hat-ımüşkin garip.
Ey ki der zincir-i zulfet can-ı çendinaşinast
Hoş futad on hal-i müşkin ber ruh-ı nesrin garib.”
Ahmet Paşa.
“Hatt-ı müşkin düşse haddinde nigarın tan değil
Çün Nigaristanda olmaz hatt-ı anbersa garib
Zülfi yüzünde garib olmaz mı yarın kim olur
Damen-i gülde tıraz-ı sünbül-i ra’na garib.”
Hafız.
“Menem ki güşe-i meyhane hankah-ı menest
Du’a-yı pir-i mugan vird-i şubhgah-ı menest.”
Ahmet Paşa.
“Menem ki meykedei ışk hankah-ı menest
Rumüz-i Cam-ı Cem esrar-ı bezmgah-ı menest.”
Fuzuli de Hafızdan etkilenmiştir pek çok beyitinde Hafız’ın izlerini görmek mümkün.
Hafız.
“Du çeşm-i şüh-i tu berhemzede Hıta-vu Habeş
Be Çin-i zulf-ı tu Maçin-u Hind dade herac.”
Fuzuli.
“Bir peri zülfün tutup halinden alan kam-ı dil
Dut ki Çin mülküni dutsun Hind’den aldın haraç.”
Hafız.
“Hadis-i hevl-i kiyamrt ki goft vaiz-i şehr,
Kinayetist ki ez rüzgar-ı hicran goft.”
Fuzuli.
“Vaiz bize dün duzahı vasfetti Fuzuli
Ol vasf senin külbe-i ahzanın içündur.”
Hafız.
“Reh neberdim bemaksüd-ı hod ender Şiraz,
Hurrem on rüz ki Hafız reh-i Bağdad kuned.”
Fuzuli.
“Fuzuli eyledi ahengi ayş-hane-i Rum,
Mukıym-i mihnet-i Bağdad gördüğün gönlüm.”
Baki de Hafızı çok okumuş ve takdir etmiştir.
“Cuz astan-ı tuem dercihan penahi nist
Ser-i mera becuz in der hevalegahi nist.”
Beyitine nazire olarak gazel yazmıştır. Nef’i de,
“Böyle hoş tab’ane rindane gazel mi derdi ol,
Sunmasa gercam-ı feyz-i Hafız-ı Şiraz’a dest” diyerek Hafız’a övgü yağdırmıştır.
Nedim, en güzel gazellerinden biri olan
“ Ta kemergahına dek gamzesi hab-alude
Ta giribanına dek çeşmi şarab-alude”
gazelinde Hafız’ın,
“Düş reftem beder-i meykede hab-alude,
Hırka ter damen-u seccade şerab-alude” beyitinin tavrını, edasını, veznini ve kafiyesini kullanmıştır.
İzzet Ali Paşa da Farsça yazdığı,
“Gul-berkra zi sunbul-i muşkin nikah kun,
Ya’ni ki ruh bipuş-u cihani herab kun.”
Gazeliyle Hafız’ın,
“Şubhest sakiya kadeh-i pur şerab kun,
Dovr-i felek direng nedared şitab kun” gazeline nazire yazmıştır
Şeyh Galib de,
“Zulf aşufte vu hoy kerde vu hendan lebu mest
Pirehen çak-u gazel-han-u şurahi der cest” diyerek Hafızdan izler taşımıştır.
Yahya Kemal de Hafız’ı pek taktir etmiş ve adına şiirler yazmıştır..
3/8/2008 · Kategori: edebiyat

Ruhsal bir oluşum olan düş, İnsanlığın oluşumundan beri ilgi kaynağı olmuş, Farabi’den Freud’a kadar pek çok bilge ve düşünür düşlerin oluşumunu bilinçli yaşamın karanlıklara atılmış kırıntılarıyla açıklamaya çalışmışlardır. Bu uğurda pek çok düş kuramı geliştirilmiş Ama hiç kimse bilincin bu alışılmış verilerine ters düşen düşü, İsviçreli psikiyatr Gustav Jung kadar sislerinden arındıramamıştır.
Analitik psikolojinin kurucusu olan, içe ve dışa dönük kişiliğin betimleyicisi ve yirminci yüzyılın en önemli filozof-bilim adamlarından Jung, düşü uyku sırasında ortaya çıkan psişik etkilerin tortusu olarak görür. Ona göre bir düşü anlamak demek, öncelikle hangi bulanık anılardan oluştuğunu aramak demektir. Düş, bilinçaltı etkinliğinden kaynaklanarak orada uyuklayan içeriklerin tanıtımını gerçekleştirir. Kuşkusuz bilinçaltındaki tüm içerikleri değil, yalnızca çağrışım yoluyla harekete geçen ve bir anlık bilinç durumuyla ilinti kuran içerikleri gün ışığına çıkarır. Böylece her düşsel imge parçası bizi geçmişe götürecektir. Düşün çözümlemesi konusunda Jung’un en büyük şansı psikiyatrist oluşu ve gelen hastalarına son gördükleri rüyaları soruşudur.
Örneğin genç bir erkek hastası bir gün şu düşü görür :”Bir bahçedeyim ve ağaçtan elma koparıyorum. Beni gören olup olmadığını anlamak için dikkatle çevreme bakıyorum” Jung’a göre düşün çağrışımları şunlar: Çocukken bir ağaçtan birkaç armut aşırdığını anımsıyor. Düş öylesine canlı ki, belleğinde bir gün önceki bir olayı anımsatıyor ona. Olay şu: Yolda, kendisiyle pek ilgilenmeyen tanıdığı bir genç kıza rastlıyor. Birkaç sözcük konuşuyorlar; bu sırada yanlarından bir arkadaşları geçiyor ve sanki gizlenecek bir şey varmış gibi bundan sonsuz bir tedirginlik duyuyor. Elma ona cennet sahnesini ve yasak meyveyi tatmanın Adem ile Havva için, niçin bunca kötü sonuçlar doğurduğunu bir türlü anlayamadığı olayı anımsatıyor. Tanrı insanları oldukları gibi meraklı ve sonsuz açlıkları ile yarattığı için bu tanrısal adaletsizlikten nefret ediyor.
Bunun sonucunda çocukken babasının kendisini sudan nedenlerle cezalandırdığını anımsıyor; gizli gizli banyodaki küçük kızları gözetlediği bir günde en büyük cezaya çarptırılıyor. Bu son olarak duygusal ilişki kurduğu hizmetçi kızı çağrıştırıyor. Düşü görüşünden bir gün önce de hizmetli kızla da randevusu varmış.
Çağrışımların tümü, düşle bu bir gün önceki olay arasındaki gizli ilintiyi ortaya koyuyor. Elma sahnesi, çağrıştırdığı gereçlere bakılırsa, cinsel bir sahneyi simgelemeye yönelik. Diğer bir yığın ayrıntı, bir gün önceki randevunun genç adamın düşünde aynen ortaya çıktığını gösteriyor. Gerçeğin yadsıdığı yasak elmayı koparıyor. Bu duygu kökensel günaha ve çocukluğunda cezalandırılmasına yol açan banyoda kızları gözetlemesine bağlanıyor. Tüm bu çağrışımla suçluluğa yöneliyor. Tabi Jung bu düşü açıklarken hastası genç adamın çocukluğundaki ilk izlenimlerden; suçluluk duyduğu türlü davranışlara kadar her şeyi dobra dobra anlatması büyük etken.
Jung’a göre düş, aynı zamanda ruhsal hastalığın tanımı için bir değer verisidir. Her nevrozun kökünde yaşanmış, acı verici çocukluk deneyimleri olmasa da birçok nevrozun kaynağında, ruhu yaralayıcı bir neden bulunur. Bir gün Toplumsal düzeyi oldukça yüksek olan bir bay ki bu hastanın eşine ender rastlanan bir meslek yaşamı varmış, yoksul bir köylü çocuğuyken yaşama atılmış, çalışkanlığının etkisiyle basamak basamak piramidin en tepesine yükselmiş ve fakat mide bulantısı, baş dönmesi gibi nedenlerle Jung’a baş vurmuş. Jung bu hastasına en son gördüğü rüyayı sormuş. Hastanın son düşü şöyleymiş:” çok acelem var, yolculuğa çıkacağım. Bavulları toplamak istiyorum ama hiç birini bulamıyorum. Sonunda gerekli pılıyı pırtıyı toplayıp sokağa fırlıyorum, fakat önemli kağıtların bulunduğu çantayı unuttuğumu fark ediyorum. Geri dönüp soluk soluğa onu arıyorum. Sonunda çantayı bulup gara koşuyorum, fakat güçlükle ilerliyorum. Son bir çabayla perona ulaştığımda tren kalkıyor. Tren koskoca bir S biçiminde. Lokomotif düze çıktığında makinistin dikkat etmeksizin tam yol vermesi durumunda arkadaki vagonların çıkacağını düşünüyorum. Sonunda makinist tam yol veriyor. Bağırmaya çalışıyorum, vagonlar tehlikeli biçimde sarsılıyor ve raydan çıkıyor. Korkunç bir felaket bu, birden soluk soluğa uyandım.” Jung’a göre bu düşün anlamını şu: önce hastanın gideceği yere her zaman önceden varma isteğiyle sinirli ve gereksiz hazırlık görülüyor. Fakat, peşindekilerden hiç kaygılanmadan makinistin hareketiyle arkadakiler birden dengelerini yitiriyor, sarsılıyorlar ve bütün bunlar –yani nevroz- vagonların yoldan çıkmasına neden oluyor. Hastanın yoksul geçmişi ve mesleğinde yükselmesinin getirdiği güçlükler gücünü tüketmiştir. Ulaştığı sonuçlarla yetineceği yerde, tutkusu onu daha yükseklere soluğunun kesileceği ve henüz hazır olmadığı bir yere inmektedir. Nevrozun tehlike çanları çalması bundandır. Ve tam yol felaket..
Geçekten de sonraki yıllarda bu hastanın rüyasında gördüğü yazgı gerçekleşmiş. Hasta tutkusu sonucu şansını denemek istemiş, başarısızlığa uğrayarak raydan çıkmış, düşsel felaket bir gerçeğe dönüşmüş. Jung’a göre bu küçük örnek bize yalnızca nevrozun nedenini vermekle kalmıyor, ayrıca tanımlamayı ve en önemlisi tedaviye nereden başlayacağımızı da belirliyor; düşteki sözcükleri kullanırsak, hastanın “tam yolla” engellemek zorundayız ama söz konusu hasta tedaviye devam etmediği için ömrünün sonraki yıllarını plakayı sıyırmış vaziyette sürdürmüş.
Jung’a göre düş, uyanık durumumuzdaki yaşamımızdan kopuk bir olay değildir, bilinç ile düş arasında sıkı bir nedensellik bulunur. Düşü yorumlarken bilinçaltı içeriklerin doğru değerlendirilmesi, önemli ve titiz bir yöntem gerektirir. Yine bir gün bir genç adam Jung’a şu düşünü anlatır: “ Babam yeni arabasıyla evden ayrılıyor. Araba kullanışı son derece beceriksizce ve bu saçmalık beni çileden çıkartıyor. Sağa sola kıvrılıyor, geri gidiyor, arabayı tehlikeye atıyor ve sonunda bir duvara çarpıp parçalanıyor. Öfke içinde, gücümün yettiğince aklını başına toplamasını söylüyorum bağırarak. Babam gülmekten katılıyor ve körkütük sarhoş olduğunu görüyorum.”
Evet, aslında düşün gerçekle hiçbir ilgisi yok. Gencin babası iyi şoför fazla da içmeyen biri ve babasının böyle araba kullanmasını biliyor. Öyleyse sorun ne? Sorun şu: Baba oğluna çocukluğundan beri yoğun ilgi göstermiş, genç adam yirmili yaşlara gelmesine rağmen, o babanın gözünde halen bir çocuk ve genç bundan rahatsız, artık bağımsız olmak kendi yolunu kendi çizmek, yani kendi hayat gemisini kendi kullanmak istiyor ama baba bunu çakmıyor ve oğlunu sığdıkça sığıyor. Ve bu durum kendini düşte gün yüzüne vurmuş ama simgelerle. Bu simgeler esas anlamla bütünleşince Jung’un düş tabiri de yerini buluyor. Jung olayın aslını gencin babasına bildirip durumu kotarıyor..
Jung’a göre düşün yorumu sırasında, düşle ilgili bilinçli durumun bilinmesi kaçınılmazdır. Ayrıca simgesel anlamına ulaşmak için bilinçli öznenin felsefesi, dinsel ve ahlaki inançlarını dikkate almak çok önem taşır.Düş varlığını uykumuzda sürdürür; uyku bizi bilinçaltına iter ama psişik etkinliğe de göz yumar, düşler uykuya bağlı olarak yarı karanlık bilinç durumunda patlak verirler, tıpkı komplekslerin bilinç içinde ortaya çıkmaları gibi. Düş işleyişini , önceden elde ettiği gereçlere dayalı olarak bazı düş kurallarına göre kurar; bu kurallar düş ile uyanık durum arasına bir kopukluk , dikkat çekiçi bir fark yaratan ayrılığa yol açar.Gündüz etkileyici bir olay yaşanmış ve ruhsal durum iyi ise eğer, gece olayla ilgisi olmayan bir düş göreceğiniz kesindir. Düş bizimle simgesel bir sözlük aracılığıyla iletişim kurar, bir düşü eksiksiz yorumlamak istiyorsak, buna uygun düşen bilinç durumunu derinlemesine tanımamız gerekir. Düş bize tamamlayıcı bilinçaltının yüzünü açımlar, yani bilinçaltında yer alan gereçleri verir; bunu da bir anlık bilinç durumundan yararlanarak yapar..
Şeref
12/5/2008 · Kategori: edebiyat

Belli normu ve planlaması olmayan ülkelerde sermayenin kalleş olmak gibi türlü özellikleri var, dilediğinde toplumları kirliliğe; dilediğinde de ölçülü bir programa itebilir. Kurnaz ve erdemsizlik vasıflarıyla meşhur adamlarla dolu ülkemizde de bu böyledir. Tam da bereketli çimenler beslenecek dediğimiz anda, ahlak ve erdemlik yoksunu takımın dudaklarından “bu bana yetmez, daha da fazla” haykırması toplumu bir dansözün kalça hareketleri gibi dalgalandırır, vergi vermekten bi çare halkımız neyi kaybettiğini öğrenince, avucundaki sitem oklarıyla baş başa kalır.. Sanırım bugünlerde belli çevrelerde pişen arzu, ekonominin programdan disiplinsizliğe takla yemesi, malum tarafın bu ölçüden öcünü ve nemasını alması.
26 Aralık 1985 tarihinde kurulan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’yla Türkiye ilk defa borsayla tanıştı. Matbaanın gelişi ile borsanın gelişindeki gecikme, modern zamanların hızlı vakitlerini oranlarsak neredeyse aynı süreye rastlar . 1980’den sonra toplum hayatımızda büyük gelişmeler oldu. Mevcut köylerin büyük çoğunluğu elektrikle, telefonla, televizyonla ve asfalt yollarla tanıştı. Şehirler de altyapıyla, kaldırımla, otoyolla. Yeni hayatta belirleyici para olunca dernekler, birlikler, tarikatlar ve türlü çevreler elerindeki kozun farkına vardılar. Kendilerinin olan insan yığınlarına ait oyları, halkı umursamaz partilere pazarlayınca ortaya yeni tip karektersiz iş adamı çıktı. Borsanın ve doların dalgalanmasına terk edilen hayat bir tangocu kıvraklığıyla toplumu programdan kirliliğe; değerden disiplinsizliğe payladı.
Krizleri paraya çeviren bu insan tiplerinin zaferinde halkımızın da payı büyük, yaşam sıtandartına uyumsuz şekilde aile bireylerinin tümü, cebinde ithal telefon taşıyorsa bu değirmene taşınan sudur. Kurnaz politikacı tarafından oy kaygısıyla verilen teşvik primleriyle çiftçi tembelleştirilmiş, çiftlik tavuğu haline getirilmiştir. Çiftçinin ürün kalitesi namına kaygısı yoksa, tarım verim vermiyorsa bunun sebebi desteklemedir. Şark tipi siyasetçisine tam uyan ve görevi sadece bakan olan bir şahıs, geçenlerde petrol yalanını öyle bir patlattı ki sanırsın ithalatın tamamı petrolmuş. Yaw arkadaş!, petrol tüm ithalatın altıda biri. Bizim şark tipi politikacımız maliyetin üzerine iki dolar da vergi ekleyip; petrol üreticisi ülkelere nazaran bire on kazanıp körüklediği enflasyonu cambaza bak düsturuyla yuturmaya çalışıyordu. Tüm dünyada gümrük duvarlarıyla ülkesine hapsedilmeye çalışılan halis Çin malı, selam bile vermeden yurdun her tarafında cirit atıyor. Görevi sadece bakmak olan bir şahıs önlem namına geçmiş zaman masallarını dillinden düşürmüyor, zira masal çabuk uyutur. O bir tanesi de dünyanın tüm hububat gemilerini limana getirecekmiş. Evet ekonomi grogi durumda, görevi sadece bakmak olan şahıslar da grogi durumda. Dilerim raund arasında İMF gibi antrenörler havlu, buz, su ve moral desteğini zamanında verirler, zira jeopolitik önem meselesi..
Osmanlı’dan miras kalan köylülük 1980 sonrası aniden aşılmak istendiği için var olan şehirler köye dönüştü. Kendi deliliğini bile paraya çeviren insan tipi türedi. Ekonomik krizleri kendi yelkenine rüzgar belleyen erdemsizlik sahibi dernekler, şirketler, tekkeler türedi. Düşünebiliyor musunuz, biri diğerini tahtan indirmek için bu ülkeyi dünyanın bütün muztariplerinin yaşadığı toplama kampına çevirme uğraşında, bu güzellikler meclisini yağmaya verme uğraşında..
Şeref
18/4/2008 · Kategori: edebiyat
Bu yazı özel dağıtılan Consensus dergisi için hazırlanıp Ekim2006 sayısında bulunmaktadır.

Musa’nın aynı zamanda kardeşi olan Firavun’la mücadelesi, halkını esaretten kurtararak Mısır’dan çıkartması, Mısır ülkesini baştanbaşa sarsan 10 felaket, Kızıldeniz’in yarılması ve sonra geri dönerek Firavun’un ordusunu yutması, kutsal kitaplarda yer alan mucizevî dinsel bir olgu olup, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta da inanılması farzdır. Ancak, bugünkü bilimsel tarihsel görüş açısından doğrulanabilir mi? Immanuel Velikovsky’nin “Kaos Çağları” (Ages in Chaos) adlı kitabı bu soruya bazı çarpıcı ve dâhiyane çözümler getiriyor. İnanılması güç bazı olaylar hem bilimsel açıklamalar kazanıyor, hem de bölgesel tarihle bütünleşiyor. Günümüzdeki bazı araştırmalar bunları tekrar gündeme getirip, tarihçilerin önceki varsayımlarına meydan okuyarak, inkâr edilemez kanıtlar ortaya çıkarıyor.
Rus Yahudi’si bir ailenin çocuğu olan Immanuel Velikovsky (1895-1979) Moskova Üniversitesi’nde eski tarih ve toplum bilimi ve tıp eğitimi görmüş, daha sonra Viyana’da Freud’un öğrencisi Wilhelm Stekel yanında Psikanaliz eğitimi almıştır. Sonradan, araştırmalarını daha da genişleterek, kozmoloji, astronomi, jeoloji, mitoloji, efsane ve Kutsal Kitaplar’daki metinleri incelemiş ve bunlardan tarihi yeniden yorumlayan tartışmalı eserler çıkarmıştır. Geçmiş çağlarda büyük felaketler yaşandığı Velikovsky’nin en önemli savıdır. Ancak, insanların kötü anılarını bilinçaltına itmesi ve unutulması anlamına gelen “kitlesel amnezi” ile bunların sadece efsanelerde izleri kaldığını iddia etmektedir. Her yerde felaketlerin izleri olduğu halde bunlarla yüzleşmek acı verdiği için, bilim adamları bunları göz ardı ettiler. Günümüzde bu felaketlerin inkâr edilemez izleri bir bir ortaya çıkarılarak, tarih üzerindeki etkileri konusunda spekülasyonlar yapılıyor. Örneğin, son zamanlarda M.Ö. 2300 yılında Irak’ta büyük bir meteor yağmurunun o zamanki uygarlıkların çöküşüne yol açtığı ortaya çıkmıştır. Hemen sonrasında, meydana getirdiği karanlık çağda, Tevrat’a göre İbraniler göç ederek kuraklıktan nasibini almayan Mısır’a yerleşmişti ve zamanla Yusuf’un vezirliğini unutan yeni bir Firavun İsrailoğullarını köleleştirdi.
Tevrat’a göre Musa’nın Mısır’dan Çıkışı M.Ö. 1447 yılında gerçekleşmiştir ve Ramses adı geçtiği için tarihçiler o zamanki firavunun Ramses II olduğunu varsaymışlardır. Ramses II ile ilgili dev eserlerin ortaya çıkışı 19. yüzyılın hayal gücü üzerine büyük etki yaratmıştır. Tarihçiler buna dayanarak Çıkış’ın M.Ö. Ramses (M.Ö. 1279-1213) dönemine denk gelen yıllarında olabileceğini varsaymışlardır, ama bunu kanıtlayabilecek herhangi bir bulgu ortaya çıkmadığı gibi, Tevrat’ın söz ettiği çalkantılı dönemlerin izine de rastlanmamıştır. Ramses sözcüğü Tevrat’ta Yusuf’un döneminde de yer alıyor ve akademisyenler bunun genel bir terim olduğu düşüncesindedirler. Bu yüzden Velikovsky ve Tarihçi David Rohl “Zamanın Kanıtı” (A Testament in Time) ve “Cennet Bahçesinden Sürgüne” (From Eden to Exile) eserlerinde Çıkış firavununun 13’üncü hanedandan Dudimose olduğunu savunmuşlardır. Aslında Musa bir İbrani ismi olmayıp, Mısır dilinde oğul anlamına gelir. Bu isim, genelde firavunlara ve prenslere verilir. Örneğin Tutmoses, Tut (Tanrı Thoth) oğlu, ve Ramose Ra (Tanrı Ra) oğlu, Amenmose (Tanrı Amen) oğlu demektir. Firavun Dudimose’un (veya Tutimaos) en uygun firavun olma gerekçesi eski Mısır tarihçisi Manetho’ye dayanmaktadır. Ona göre Dudimose zamanında “Biz [Mısırlılar] Tanrının gazabına uğradık” ve o dönemdeki büyük felaketin arkeolojik kalıntıları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Manetho’ya göre Dudimose’tan hemen sonra Mısır zayıf düşmüş ve Hyksoslar hiç karşılık görmeden Mısır’ı zapt edebilmişlerdir.
Tevrat’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8) Çekirge belası; 9) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümüdür.
Velikovsky’nin önemli savlarından biri İpuwer papirüse dayanır. Mısır’ın eski hanedan dönemine ait bu papirüs 1828 yılında bulunmuş ve halen Hollanda’nın Leiden Müzesi’nde sergilenmektedir. Akademisyenler bunun bir bilmece veya kehanet olduğunu düşünmüşlerdir, ancak bu papirüs açık bir şekilde Mısır’ın başına gelen felaketler zincirini anlatmaktadır. Nil nehrinin kana dönüşmesi, suların zehirlenmesi, göklerin kararması, hayvanların ölmesi, yangınlar, depremlerle Mısırlıların perişan ve aç bir vaziyete düşmelerini kaydeder. Eğer Velikovsky’nin savı doğruysa, bu sav Mısır tarihinde Tevrat’ta söz edilen olayların Mısır tarihinde izleri bulunmadığı görüşünü çürütür.
Girit yakınlarında, Thera adasında Santorini yanardağının patlamasının yaklaşık olarak o dönemlerde gerçekleştiği düşünülmektedir. Jeologlar M.Ö. 1626 ve M.Ö. 1360 gibi farklı tarihler vermektedir ve Velikovsky’e göre bu sıralarda yanardağlarda zincirleme patlamalar vardı. Santorini adasının patlaması, Girit uygarlığının yok olması gibi, tarihte birçok radikal değişimlere sebep olmuştu. Ortaya çıkan bu patlamanın, 1883 yılında tüm dünyayı sarsan ve 35 bin kişinin ölümüne yol açan Karakatoa yanardağının patlamasından kat kat güçlü olduğu ortaya çıkmıştır ve Vesuvius yanardağının patlaması da aynı zamana rastlar. Santorini yanardağının nükleer bombadan bin kez daha güçlü olduğu hesaplanmıştır. Velikovsky’e göre volkanik Sina dağı da aynı anda patlamıştı. Tevrat’ta, Çıkış’tan hemen sonra İsrailoğulları Sina’ya yürüyüşü “Tanrı önümüzde gündüz bir duman sütunu gibi ve gece bir alev sütunu gibiydi” diye tanımlanır. Volkanik patlamaların gündüz ve gece böyle gözlemlendiği doğrudur.
Son bulgulara göre böyle bir patlamada Mısır karanlığa boğulur, şimşekler ve dolu yağmuru dehşet saçar. Yakın bir zamanda Amerika’da görüldüğü gibi volkanik küller Nil nehrini kırmızıya dönüştürebilir. Nehrin zehirlenmesiyle kurbağalar karaya çıkar, burada ölerek sinek ve pirelerin çoğalmasına neden olur. Bunlardan da hastalıklar yayılır ve çıbanlar çıkar. Böylece birçok canlının ölümü gerçekleşir. Bölgedeki toplu mezarlar bir veba salgınını doğrulamaktadır. Mısır’ı saran karanlığa Santorini ve diğer yanardağlardan yükselen duman bulutlardan meydana getirmiş olabilir. Karakatoa tüm dünyada ısının birkaç derece düşmesiyle birlikte, yıllar süren böyle bir nispi karartma etkisi yapmıştı.
Peki bu durumda, Kızıldeniz’in yarılması nasıl izah edilebilir? Velikovksy’e göre İsrailoğulları daha sığ olan Sazlar denizinden geçmekteyken oluşan bir deprem suların geri çekilmesine sebep olabilir. Büyük yanardağ patlamalarının depremleri tetiklediği bilinmektedir.
Velikovsky’nin kabul edilen Mısır tarih kronolojisinin birkaç yüzyıl ile hatalı olduğu tarihçi David Rohl ve diğer revizyonist Mısır tarihçileri tarafından destek görmektedir. David Rohl kitabında yüzlerce sayfalık kanıt vermektedir. Bunlar, kutsal kitaplardaki olayların tamamen uydurma olduğu, Musa, Davut ve Süleyman gibi Tevrat’ta söz edilen kralların hiçbir zaman yaşamadığını iddia eden bazı tarihçilerin tezlerini çürütmektedir. Velikovsky ve Rohl’a göre bu tarihçiler arkeolojik bulguları yanlış tarihte aramaktadırlar ve birkaç yüzyıl geri bakılırsa tüm kanıtların orada olduğu gözlemlenecektir.
Mısır’dan Çıkış’ın yer aldığı dönemdeki felaketler büyük göçlere de sebep olmuştur denebilir. İsrailoğulları tam bu dönemden sonradır ki Hyksoslar denilen bir kavmin işgaline uğramışlardır. Hem Velikovksy, hem de Rohl’a göre bu kavim Çıkış’tan sonra İsrailoğullarının Mısır yolunda karşılaşıp savaştığı Amalekliler’di. Mısırlıların Amu dedikleri ve ayrıca “Çoban Kralları” olarak da bilinen Hyksoslar, hiç karşılık görmeden Mısır’ı ele geçirdiler. Birkaç yüz yıl sonra işgalden uzak Mısır’ın Güney hanedanı Hyksosları ülkeden kovabilmişti. Arap tarihçilere göre Mekke civarında yaşayan Amalekliler kendi ülkelerinde büyük bir felaket sonrası göç etmişlerdi. Seller bazı kavimleri ortadan kaldırmıştı. Üzerlerine kara dumanlar çökmüş, karıncalar istila etmişti. Manetho’ya göre Dudimose’un döneminden hemen sonra Mısır, doğudan gelen bu gaddar ve acımasız kavim tarafından istila edilmişti. Amalekliler Mısır’da büyük tahribatlarla halkı esir ettiler. Velikovsky’e göre eski ahit Mezmurlar’da geçen “[Tanrı Mısırın üzerine...] Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay kötülük meleği gönderdi” aslında “Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay çoban kralları gönderdi.” Kötülük meleklerinin Mezmurlarda yazılışı malakhei-roim, bu aslında Çoban Kralları, anlamına gelir, doğrusu malakhim-roim olmalı.
Kutsal kitaplar Musa’yı olağanüstü vasıflarla donatır. O dönemde geçen olayların ve doğal felaketlerin arkasında doğal nedenler olması kanımca, bir dönüm noktasında bu felaketleri önceden bilen ve Tanrı’nın gazabı olarak yorumlayan güçlü, bilge bir liderin şanından bir şey eksiltmez. Manetho’nun da Mısır’ın o dönemde Tanrı’nın gazabına uğradığını belirtmesi bunu doğrular.
Velikovsky’nin tezlerini doğru kabul etmek tarihe bakışımızı değiştirmekle kalmaz, bize bu önemli mesajı verir: Dünya tarihinde büyük felaketlerin rolü de büyük olmuştur ve bu olasılık her zaman için geçerliliğini korumaktadır. Velikovksy ve Rohl’un kitapları bu savı öne sürüyor
15/3/2008 · Kategori: edebiyat

Müzede para alınmadan gösterilmesi gereken bir fosil, aydınını aşmış bir toplumun yarısına yakınını barındıran bir partiye kilit vurmak için Fransız İhtilalinden kalma cübbesini kuşanmış.Bu yaşlı mürebbiyeler yel değirmenleriyle boğuşan Mançalı Don Kişot rolünü o kadar sevmiş olmalılar ki değişim rüzgarının övüldüğü bu günlerde cübbelerini pupa yelken açıp paraşüt misali pasif direnmeyle firene asılmışlar..
“Cellat uykusundan uyandı bir gece..”
Ama nafile, nehri kim durdurabilir? O kadar küçülen dünyada pusulanın iğnesi bir kere değişimi göstermiş.Eskiden halkı, solungacını açmış sazan olarak gören zevat, bol cilalı laflarla göz boyardı. Hele içlerinde koca göbekli kel kafalı biri vardı ki yalanlarını toplasan yapılan duble yollara eşit olurdu, öyle söze başlar, sanırdın yarından tezi yok ülke rahatlık çiçeklerinin açtığı bahçeye dönüşecek. Kel kafalı atıcımızın yalan rüzgarına kapılan ahali yakasını kurtarana kadar fistanı roba çevirdi. Değişim rüzgarı ve küçülen dünya ufuklarımızı açtığı gibi nice yalancının mumunu da söndürdü. İcraatı olmayıp sandıkta boğulan zevat can yeleği olarak yaşlı mürebbiyeleri ve fosil brokrasiyi takviyeye alınca, kırmızı yakalı cübbecimiz “cellat uykusundan uyandı bir gece”vari teraneyle yel değirmenine hücum etti..! Ama nafile..
Evet fosiller, devriniz geçti. Yağma dönemleri bitti, kış geçti. Genç kızların gül dudaklarından sunulan şarap artık başka kadehlere doluyor. Artık serbest sallama dönemi yok.
En küçük bir eleştirmeye yer verilmediği berbat zamanların yerini Avrupa yönünde esen rüzgar aldı.
" Tanrım dedi bu ne zor bilmece?"
Hayır zor değil bundan anlaşılmayacak ne var?
"Bir vakt idi, hükmeyledi Cemşit o saraya
Arslanları, kaplanları almış idi kayda."
Şeref
29/2/2008 · Kategori: edebiyat

2400 yıl önce Yunanlı tarihçi Heredot Avrupa’yı Asya karşısına çıkarmış, doğru tespitlerle siyasi ve manevi farkları gösterdiği gibi coğrafi sınırları da tespit etmiştir. Çağlar boyunca değişen muhtelif imparatorluklara rağmen maddi ve ırki olmaktan ziyade manevi olan bu sınırlar asla değişmemiştir.
Asyalı ve Avrupalıları birbirinden ayıran en belirgin özellik hürriyet fikri ve vatandaşlık anlayışıdır. Avrupa’da vatandaş(compatriot) varken, Asya’da teba’a vardır. Ve tebaa “boyun eğme”, “bağımlı olma” anlamlarındadır. Montequieu :”Asya ülkelerinin bütün tarihleri boyunca bir hürriyet ruhunun izine rastlamak mümkün değildir; orada ancak esaretin kahramanlığı görülür.” der.
Eski Yunan siyaset yazıları Arapçaya çevrildiğinde, Arapçada yeni bir siyasi, literatürün oluşmasına sebep olmuştur. Şehir için kelime mevcuttu fakat vatandaş için hiç yoktu. Yunanca polis(şehir), Medine olarak çevrilmişti. Yunanca polites(vatandaş) ise gerçek bir karşılık bulunamadı. Karşılık olarak üretilen Arapça “müvatin” kelimesi, Farsçaya “hemvatan”, Türkçeye de “vatandaş” olarak geçti. Bunların üçünün de anlamı “doğum yeri ve ikamet edilen yer” anlamına gelir. Ve siyasi olarak “müvatin” vatansever ve milliyetçidir ama asla özgürlükçü değildir.
Çincede de hürriyet kelimesinin lügatteki yeri yok. Özgür kişiyi temsil eden Arapçada “hür” ve onun Farsçadaki dengi “azad” kelimeleridir. “Hür”, köle olmayan; “azad” kölelikten çıkmış olan anlamındadır. Ve özün gürlemesi adına, kişinin “doğal durumu” denilen hak ve hürriyetleri adına hiçbir şey ifade etmiyor.
Avrupalının kendine has özgürlük anlayışı herkese karşı hak olarak iddia edilen bir imtiyazdır, iradesini gerçekleştirme hakkıdır. Oysa Asyalı için hürriyet kayıtsızlık ve ihmaldır. Avrupa’da devlet otoritesi vatandaşların kendisine verdiklerinden ibarettir. Asya’da ise hürriyet devlet otoritesinin kendisinden almadıklarıdır. Avrupa’da insan sistemli bir hukuk şemsiyesi altındadır. Asya’da ise her şeyini hatta hayatını bile hükümdara borçludur. Çünkü ülke hükümdarındır, şahındır. Halk onun tebaasıdır. . Montequieu: “Asyalıların ceza dediği şeye Avrupalılar hakaret demiştir.” der.
Öteden beri Asya ülkelerinde devlet otoritesi ferdi hürriyet ruhunu örtmüş. Ferdi hürriyet ruhu pratik ve bilimsel zekanın gelişmesinin bir sonucudur. Ruh kişiseldir ve disipline asidir. Uyuşmaya tahammül edemez, karşı koymak ve muhalefet etmek ister. Ferdi hürriyet ruhu olmayınca Asyalı tabiata sahip ve hakim olamamıştır. Bundan dolayı Asyalı zamanı hiçbir şey yapmamak, dalga geçmek için ister. Lao-Çö’nün esas felsefesi hiçbir şey yapmamanın her şeyi düzene sokacağı prensibine dayanır.
Evet, 1406’da ölen İbni Haldun’u saymasak İslam dünyası tam 800 yıldır bedava yaşıyor, bilime katkısı bir atom küreciğinden bile küçük.Hep başkası icat etmiş; o tüketmiştir, hazıra alışmıştır. En önemlisi kullandığı ve gördüğü alabildiğine icadın mucidini kafir ve kötü diye karalamaya çalışmıştır. Bu yaşlı kıtanın insanları için zihin değiştirmenin, bireysel özgürlüğün, birey olmanın zamanı gelmiştir diye düşünüyorum
Şeref
18/2/2008 · Kategori: edebiyat

“Doğanın kalbindeki bu savaş da nedir? Neden doğa kendisiyle mücadele ediyor, toprak denizle savaşıyor? Doğanın içinde intikamcı bir güç mü var, bir değil de iki güç mü var?”
*********
“Annemin öldüğü zamanki halini hatırlıyorum, suratı çökmüştü, derisi grileşmişti. Ona korkuyor musun, diye sormuştum. Sadece kafasını sallamıştı. Onun içinde gördüğüm ölüme dokunmaktan korkmuştum. Onun Tanrıya dönmesinde hiçbir güzel veya ilahi yan görememiştim. Belki de benim göremediğim ölümsüzlük orada gizli..”
*********
Beni doğa katışığı bir yalnızlığa gömülmekten alı koyan, nereden geldiğini bilmediğim bu sonsuz ve manasız istekler olsa da tabiatın kırk milyon yıllık savaşımında hiç istemediğim bir rolde oynuyor olmam, gördüğüm manzaranın her seferinde bana anımsattığı toplumun ve doğanın insana şeref kazandırmadığı, aksine insanı köpeğe çevirdiği, ruhunu zehirlediği fikrini iyice bellememdir.
Gün batımına az kala akıp giden nehir, dünyayı günlerin ve olayların gerisinden süzmek için iyi bir manzara olsa bile aslında anımsattığı kendi küçük dünyasında bir şeyler yapmak zorunda isteyen önceki adamın ne kadar yabancılaştığıdır. Var oluşumu sorgulamak ve hesaplaşmak zorunda hissetmişsem kendimi, bilinki bu evreni değişik bir ruh hali içinde bestelenmiş şaşkılı bir eser olarak gördüğümdendir. Türlü hislerin yumağı içinde önce ruha, sonra bedene ağırlık bindiren bu eser değil midir? Gözlerimin bir parıltısıyla hatırladığım türlü özellik ve renkler içindeki çocukluk şimdi eksikliğini hissettiriyorsa bu şaşkılı dekorun korkunç sonucu değil midir?
Nehir hizasından bakarken gördüğüm şey, sığ sularda balık kovalayan çocuk olsa da anladım ki görmek şimdi bir çeşit hatırlamak olmuş, oysa o anın uzayıp uzayıp havada asılı kalmasını isterdim. Babamın Tanrıya dönmesinde göremediğim o ilahi ve güzel yanı, belki asılı kalan o anda görebilirdim..
Şeref

« Önceki ::