Tılsımlı Nehir
15/10/2008 · Kategori: edebiyat

Dicle’nin kıyısına gelmek güneşin doğum anındaki tılsımlı cümbüşü yaşamaktır benim için, tabiatın binlerce inceleyicisinin muzdarip olduğu sonsuz ve manasız isteklerin içinde kaybolmaktır. Saf yeşili, parıldayan maviyi, güneşin ince süzgecinden elenen sarıyı ve tüm lezzetleri bir şarap kadehine sığdırmaktır.
-Nasıl bir okul burası? Öğretmensiz bir sınıf.
-Çocuklar, size öğretmenlik yapabilir miyim?
-İnsan kalbi, en güçlü kastır, her gün tonlarca kan basar, en mükemmel pompadır, yıllarca yorulmaz, gemilerin omurgası gibi. Bu haliyle insan kalbini sedir ağacına benzetebiliriz. Hem gözü olduğu da yalan, kalbin gözü mü olur?
-Özgür irade ve kader anlayışı bir arada olur mu? Hem iraden özgür olacak hem de her şey önceden planlanmış olacak, ilginç! Din adamlarının kaçındığı bir konu olmalı bu. Hayıt ağacı iki köklüdür derler, tuba ağacı da yüzyıllık yol kaplar. Genç kızların gül dudaklarında derlenen sevgi sözcüklerini yüzyıllık yola yeğleyen kişi haklı mıdır “Tanrı kötülüğü durdurmak istiyor da gücü mü yetmiyor, o zaman her şeye gücü yeten değil. Gücü yetiyor da durdurmak mı istemiyor, o zaman kötü niyetli. Hem gücü yetiyor hem de durdurmak mı istiyor, o zaman kötülük nerden çıktı? Hem gücü yetmiyor hem de durdurmak istemiyor mu, o zaman ona neden Tanrı deniyor?” demeye. Kalp kası yıllarca yorulmaz, size ömür boyu garanti verebilirim.
Göğsünüzdeki kocaman boşluğu nasıl doldurabilirsiniz?
“Öğütlerle canımdan bezdirdi beni vaiz,
Bıkmışım camiden medreseden iyicene”
diyen adam bu boşluğu doldurabilir mi ya da doğmuş olmaktan intikam alabilir mi? Sizce Hallac, şeytanın kan dökücü insana secde etmeyerek haklı olduğunu söyleyip, doğmuş olmaktan intikam alabilmiş midir, nihayetinde derisi yüzülerek, bağırsakları çıkartılarak ödeme yapmıştı. Ölümle olan bu coşkulu orgazm sırf göğsünde kalb atışı gibi durmadan vuran boşluğu doldurmaya yetebilmiş midir? Tasavvuf ehlini anlayamıyorum doğrusu, hem Tanrısının bağışlayıcı enginliğine sığınır, hem düzeninin rahmetsizliğine kafa tutar.
Öğretmensiz bir sınıf.
Söyleyin bakalım bu hangi renk
-Kırmızı.
-Gelinciğin rengi.
Şimdi söyleyin bakalım bu hangi renk?
-Sarı.
-Buğday tarlasının sarısı.
Ya bu?
-Mavi.
-Gökyüzünün mavisi.
Ya bu?
-Mavi.
-Denizlerin parlayan mavisi.
Ya bu?
-Sarı.
-Dünyayı aydınlatan Güneş’in sarısı. Bitkileri yeşillendiren, suyu mavileştiren Güneş’in sarısı.
-Yeşil.
-Saf yeşil.
-Sarı ve kırmızı güneşte bir arada."
Onları görüyorum, beş yaşındaki zihinsel özürlü çocuğunu doktor doktor dolaştırıp çaresini bulamayınca, önce çocuğunu; sonra kendini öldüren babayı ve çocuğunu görüyorum. Şu erguvan renkli kadehin içindeler, herkes orda, en önde derisi yüzülen Hallac, ardında baba ve çocuğu, kara çalınan kız, barsak kanserinin acısına dayanamayıp intihar eden amcam, felcin acısıyla inleye inleye ölen babam ve en arkada ölüm meleği, el ele tutuşup tek sıra dans ediyorlar. Ağır ağır ilerleyerek bilinmeze doğru gidiyorlar, yedi melek borazan çalıyor. Göğü bir sessizlik kaplıyor. Gelincik, saf yeşil, buğday tarlası ve nehir kanla doluyor. Hayatın oyundan uzak düpedüz renklerine kan doluyor. Bu yolculukta onlara eşlik edemiyorum, çok üzgünüm, akşam nereye gideceğim, yarın yine ders mi var,


